-----------------KENT NOTLARI---------------

CHP Çorum Milletvekili Mehmet Tahtasız, aynı zamanda KİT Komisyonu Üyesi. Dolayısıyla, KİT’lerin, yani kamu iktisadi teşebbüslerinin kârına-zararına vakıf.

Sayın Tahtasız, PTT’nin korkunç zararda olmasına rağmen, yönetim kurulu üyelerinin maaşlarına yüzde 116 oranında zam yapıldığını açıklayınca, bu dehşetengiz çelişki, dünkü Sözcü Gazetesi’nin birinci sayfasında geniş bir habere konu oldu. Deniz Ayhan’ın bu haberi yanında, usta yazar Emin Çölaşan da “Şu bizim emektar PTT” başlığı altında dünkü köşesini bu konuya ayırdı.

İş dünyasından bir dostumun PTT Kargo ile ilgili yakınmasını da, uzunca bir süredir aklımda tutuyordum, ama yazma fırsatı bulamamıştım.

PTT Kargo çalışanlarının hepsine maledilemez elbette, ama bazıları, kargo adresine hiç gitmeden, “adresinde bulunamadı” notunu düşüyorlarmış ve alıcının haberi olmadığından pek çok kargo geldiği yere geri gidiyormuş.

Ben de, yıllardır “yerine ulaştırılamayan gazeteler” konusunda derdimi anlatacak merci bulamadığım için biliyorum.

Türkiye’nin çeşitli kentlerinde yaşayan Çorumlular, “memleketinde nelerin olup bittiğini” merak ettiklerinden, ÇORUM HABER’e abone oluyorlar, birkaç gün gecikmeyle de olsa Çorum’dan haber alıyorlardı.

Şimdi, internet haber sitemizden Çorum haberlerine anında ulaşabiliyorlar, ama o zaman tek yol buydu.

Hatta, Çorumspor’un deplasman maçlarında, gazetemizin önü miting alanına dönerdi. Maçın sonucunu öğrenmek isteyen taraftarlar, spor muhabirimizin gazetemize telefonla geçeceği haberi beklerlerdi.

Neyse…Kent dışı abonelerimizden o kadar çok şikayet alırdık ki, “gazetem düzenli gelmiyor” diye…Sorumluluk bilinci taşıyan postacı, gazeteyi alıcı adresine düzenli olarak götürürdü, ama içlerinden bazıları da, “kendisi okuma alışkanlığından yoksun olduğu ve gazeteyi önemsemediği için” yerine teslim etmese de bir şey olmayacağını sanırdı.

Buradan nereye geleceğimizi tahmin edersiniz.

Sık sık dile getirdiğim “kamunun kaynak tüketme aracı olduğu” gerçeğine…

Ve Çetin Altan’ın 1960’lı yıllardan itibaren, ölünceye kadar tekrarlayıp durduğu “kabuk devlet” nitelemesine…

Çetin Altan’ın “Taş” ve “Şeytanın Gör Dediği” köşelerinde, “kabuk devlet yerine teknik devlet önerdiği” o kadar çok yazısını okumuşumdur ki…

Ve zehir gibi acı “hazineden geçinenler” eleştirilerini…

Üç kişiyle yapılacak işin 30 kişiyle yapıldığını, daha doğrusu yapılamadığını…

Üç kuruşa yapılacak işin 30 kuruşa yapıldığını, üstelik yapılıp bitirilemediğini…

Yapıldı sanılan işlerin de, normal ömründen çok daha önce çöpe döndüğünü…

Kamudaki bu bozulmanın sebebi ne peki?

Siyaset kurumunun popülizmi, halk dalkavukluğu, “işe adam değil, adama iş” politikası…

Rantçılık, istismarcılık, usulsüzlük, yolsuzluk…Daha hangi sözcükleri eklerseniz artık…

Bunları yazarken, dürüst, namuslu, sorumlu, vatansever kamu görevlilerinin çoğunluğu oluşturduğunu belirtmeden ve onları tenzih etmeden geçemem.

Ama, devletin kendi içindeki çürük elmaları bir türlü temizleyemediğine, geride kalan 55 yıllık meslek hayatım boyunca tanığım.

Aynı şekilde siyaset kurumunun da…

O yüzden, kalkınma yarışına aynı anda başladığımız nice ülkelerin ardından nal topladığımız gerçeğine de, tanıklık etmek ne demek, kalıbımı basarım.

Emin olduğum bir şey varsa, kamuda kayıp-kaçakları önlemeden, verimliliği artırmadan, “şatafat düşkünü şarklı” kafasından kurtulmadan, “devletin malı deniz…” diye başlayanın lafını ağzına tıkamadan hiçbir yere varmamız mümkün değil.

Sürekli okurlarım bilirler, sendikalar konusunda da aynı şeyi düşünüyorum; verimliliği esas almayan sendika, “sarı”yı da bırakın “işçinin sırtından geçinenler kulübü” olmanın ötesine geçemez.

Ben zaten, gerçek manada (mal ya da hizmet) üretmeyene “emekçi” de demiyorum artık.

Büyük Önder ne güzel söylemiş: “İşini en iyi yapan vatanını en çok sevendir”…

Gerisi lâf-ü güzaf!