Tarih, insanın en büyük öğretmenidir; fakat en az dinlediği de odur.
Toplumlar çoğu zaman olayların içinde yaşar, fakat yaşadıkları çağın adını ancak yıllar sonra koyabilirler.
Bugün de Türkiye belki tam böyle bir dönemin içinden geçiyor. Günlük siyasetin gürültüsü arasında, daha derinde işleyen bir dönüşüm yaşanıyor olabilir.
Çünkü bazı değişimler seçim sandığında başlamaz.
Ve bazı rejimler, seçim sonuçlarıyla sona ermez.
Roma Cumhuriyeti, bir sabah "Artık imparatorluk olduk." diye uyanmadı.
Uzun yıllar boyunca aynı kurumlar varlığını sürdürdü; senato toplandı, yasalar çıkarıldı, seçimler yapıldı. Fakat görünmeyen bir yerde güç yavaş yavaş tek merkezde toplanıyordu.
Bir gün insanlar, isimlerin aynı kaldığını; fakat devletin artık başka bir devlet olduğunu fark ettiler.
Tarih bunu defalarca yaşadı.
Fransa'da Napoléon döneminde...
Weimar Almanyası'ndan Üçüncü Reich'a geçilirken...
Sovyetler Birliği'nin çözülüşünde...
Devletler bazen devrimle değil, alışkanlıkların yavaşça değişmesiyle dönüşür.
Türkiye üzerine düşünürken de belki önce bu soruyu sormalıyız:
Bugün tartıştığımız şey bir hükümet meselesi mi, yoksa bir devlet tasavvuru meselesi mi?
Eğer ikinci ihtimal doğruysa, tartışmanın dili de değişmek zorundadır.
Son yıllarda kamuoyunda sıkça dile getirilen "parlamenter sisteme dönüş" beklentisini bu yüzden temkinle karşılıyorum.
Bir yönetim modeli yalnızca hukuk metinleriyle kurulmadığı gibi, yalnızca yeni bir anayasa yazılarak da ortadan kalkmaz.
Montesquieu, özgürlüğü yalnızca iyi niyetli yöneticilere değil, kurumların birbirini sınırlama gücüne bağlamıştı.
Carl Schmitt ise modern devleti, olağanüstü hâlde son sözü söyleyen irade üzerinden tarif etmişti.
Bu iki düşünür arasında yüzyıllar vardır; fakat ikisinin de işaret ettiği ortak nokta aynıdır: Devletler, yazılı metinlerden çok güç ilişkileriyle biçimlenir.
Türkiye'nin son on yılına bu gözle bakıldığında, 2017'de kabul edilen Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'nin yalnızca teknik bir yönetim modeli olmadığı görülür.
Bu sistem, devletin karar alma biçimini yeniden tanımlayan kapsamlı bir dönüşümün parçasıdır.
Bu dönüşümün siyasal zemininde Devlet Bahçeli'nin oynadığı rol ise üzerinde düşünülmeye değerdir.
Uzun yıllar boyunca farklı siyasal çizgilerde duran iki liderin aynı devlet tasavvurunda buluşması, yalnızca günlük siyasetin diliyle açıklanabilecek kadar basit görünmüyor.
Belki de burada asıl soru şudur:
Bahçeli mi Erdoğan'a yaklaştı?
Yoksa ikisi de daha büyük bir devlet tahayyülünün içinde aynı noktada mı buluştu?
Bu sorunun cevabını bilmiyorum.
Belki de bugün Türkiye'de kimsenin kesin olarak bildiği çok az şey var.
Nitekim iktidar partisinin kendi kadrolarında zaman zaman görülen şaşkınlık da bunu düşündürüyor.
Büyük dönüşümlerde çoğu zaman herkes aynı gemidedir; fakat herkes rotayı bilmez.
Siyasetin görünmeyen tarafı biraz da budur.
Bugün yeni anayasa tartışmaları sürüyor.
Cumhuriyet'in temel ilkeleri yeniden konuşuluyor.
"Terörsüz Türkiye" başlığı altında yeni bir siyasal dil kuruluyor.
Muhalefet ise kendi iç tartışmalarıyla meşgul.
Bütün bunlar aynı anda yaşanırken kamuoyunun önemli bir kısmı erken seçim ihtimalini konuşuyor.
Oysa bazen seçimler, tarihin en önemli olayı değildir.
Asıl önemli olan, seçim yapılırken hangi devlet düzeninin artık olağan kabul edildiğidir.
Demokrasiler yalnızca sandıkla yaşayamaz.
Sandık kadar, kurumların hafızasına da ihtiyaç duyarlar.
Belki de bugün Türkiye'nin tartışması gereken mesele budur.
Cumhuriyet, yalnızca seçim kazananların yönettiği bir rejim midir?
Yoksa hiçbir seçim sonucunun tek başına değiştiremeyeceği ortak bir devlet aklına mı dayanmalıdır?
Bu soruların kesin cevapları yok.
Belki benim kaygılarım yersiz çıkacaktır.
Belki bugün yaşananlar, yıllar sonra bambaşka biçimde yorumlanacaktır.
Çünkü tarih, yaşayanların değil; geriye dönüp bakanların yazdığı bir kitaptır.
Fakat yine de şu gerçeği göz ardı edemiyorum:
Toplumlar bazen büyük kırılmaları, kırılma yaşandığı gün fark etmezler.
Bir sabah geriye dönüp baktıklarında, yalnızca yöneticilerin değil; devletin dilinin, kurumlarının ve vatandaşlık anlayışının da değişmiş olduğunu görürler.
İşte o gün insanlar aynı soruyu sorarlar:
"Dönüşüm ne zaman başladı?"
Oysa cevap çoğu zaman aynıdır.
Başlangıç, kimsenin
yeterince önemsemediği küçük adımların atıldığı gündü.