Bir zamanlar en gür sesle "Kahrolsun emperyalizm!" deniliyordu.
Miting meydanlarında...
Kürsülerde...
Televizyon ekranlarında...
ABD, bütün kötülüklerin adresiydi.
NATO, emperyalizmin askeri aparatıydı.
"Yerli ve milli" olmanın ölçüsü de buna göre belirleniyordu.
Şimdi aynı ekranlarda başka bir film oynuyor.
Türkiye, "NATO'nun yükselen değeri..."
ABD ile "harika ilişkiler..."
İki lider arasında "güzel kimya..."
Dün emperyalizmin adı anıldığında yumruğunu sıkanlar, bugün aynı fotoğraf karesine sığmanın sevincini yaşıyor.
Demek ki değişen emperyalizm değil.
Sadece kullanılan sözlük...
Bir soru daha...
Yıllarca anlatılan "Çin-Rusya-Türkiye ekseni" ne oldu?
Haritalardan mı silindi?
Yoksa seçim broşürleriyle birlikte depoya mı kaldırıldı?
Siyasette bazı projelerin ömrü, seçim afişlerinden bile kısa olabiliyor.
Bir başka soru...
Yıllarca "Türkiye'yi bölmek isteyen dış güçler" diye anlatılan ülkeler, bir gecede nasıl "stratejik müttefik" oluverdi?
Dış güçler mi değişti?
Yoksa iç söylem mi?
Çünkü aynı ülkeler...
Aynı NATO...
Aynı Washington...
Değişen yalnızca cümleler.
Bir zamanlar bağımsızlığın sembolü diye anlatılan S-400'ler de ortalıkta görünmüyor.
Ne satıldığı söyleniyor...
Ne nasıl kullanılacağı anlatılıyor...
Ne de neden sessizliğe gömüldüğü açıklanıyor.
Siyasetin en güvenli deposu galiba "unutulsun" rafı.
Trump'ın, "Türkiye çok vefakâr bir müttefik." sözleri ise ayrı bir ironi.
Bir zamanlar böyle bir cümle muhalefetin ağzından çıksa, ertesi gün manşetler hazırdı.
Bugün ise alkışlanıyor.
Demek ki bazı cümlelerin doğruluğunu, içeriğinden çok söyleyenin kim olduğu belirliyor.
Türk kahvesi ikram edildi.
Anlaşılan düşündükleri kadar acı gelmemiş.
Ardından gelen açıklamalar, kahvenin hatırının kırk yılı bile geçtiğini gösterdi.
Bu arada ABD şirketleri, nadir elementler ve doğal gaz alanındaki anlaşmalarda öne çıkıyor.
Dün olsa buna ne denirdi?
"Emperyalist sömürü..."
Bugün ne deniyor?
"Stratejik iş birliği..."
Sessizlik...
Bazen en yüksek propaganda, en derin sessizliktir.
Burada bir parantez açmak gerekiyor.
Diplomasi elbette devletlerin vazgeçemeyeceği araçlardan biridir.
Devletler görüşür.
Devletler anlaşır.
Devletler gerektiğinde eski rakipleriyle de aynı masaya oturur.
Tartışma bunun kendisi değildir.
Tartışma; dün "emperyalist", "Türkiye'nin düşmanı" diye anlatılan aktörlerin bugün hangi gerekçeyle "stratejik ortak" olarak sunulduğunun kamuoyuna yeterince açıklanıp açıklanmadığıdır.
Çünkü dış politika değişebilir.
Ama değişen politikanın gerekçesi de topluma açıkça anlatılmalıdır.
Çünkü hafıza değişmez.
Sonra dönüp şu soruyu sormak gerekiyor:
ABD'nin Ankara Büyükelçisi, din ve mezhep temelli yeni bir bölgesel düzen tartışmasını gündeme taşıyor.
Aynı dönemde eğitim müfredatında "Kurtuluş Savaşı" kavramının geri plana itildiğine yönelik tartışmalar yaşanıyor.
Bütün bunlar yalnızca rastlantı mı?
Belki öyledir.
Belki değildir.
Ama demokrasilerde sorular suç değildir.
Asıl tehlike, soruların sorulamamasıdır.
Çünkü tarih sloganları arşivlemez.
Sloganlar alkış toplar.
Tercihler sonuç doğurur.
Arşivlerin hafızası, meydanların alkışından daha uzundur.
Ve tarih, günü geldiğinde nutukları değil; imzaları, anlaşmaları ve suskunlukları yazar.