Dün sokaklarda gezinirken,

adamlar gördüm.

Kalpleri gözlerinden küçük,

gözleri vitrin kadar büyük.

Her şeyi görüyor gibiydiler,

ama hiçbir şey iz bırakmıyordu içlerinde.

Elleri yamuk,

elleri iri;

gölgeleri bile

duvar diplerinden yürüyordu.

Ne gariptir,

nasır yok avuçlarında.

Ama eldivenleri

geceden daha karanlık.

Neyin içine girip çıkıyorlarsa,

üstlerinde kalan kir

çoktan bir madalyaya dönüşmüş.

Omuzlarından akıyordu,

sözlerinden akıyordu,

çatılardan,

meydanlardan,

haritalardan akıyordu.

Memleket,

üstüne döküleni sessizce taşıyordu.

Yakasında rozeti vardı,

kafasından büyük.

Rozet konuşuyor,

adam susuyordu.

Rozet düşünüyor,

adam başını sallıyordu.

Sanki yüzlerinde

eskiden yanmış bir lambanın isi kalmıştı.

Bir zamanlar soru soran yerlerde

kilitli kapılar duruyordu şimdi.

Etrafta çokça gördüm bunlardan.

Kravat takmış,

rozet takmış,

içi boşaltılmış odalar gibi

dolaşıyorlardı sokaklarda.

Ve her biri,

kendi yankısını

kendi sesi sanıyordu.

Sokak kalabalıktı.

Lakin kalabalık olmak,

halk olmak demek değildi.

Meydan açıktı,

ama kimse birbirine varmıyordu.

Yürüdüm.

Arkamda binalar,

önümde adamlar,

tepemde bayraklar vardı.

Aramızda ise,

her gün biraz daha genişleyen

adı konulmamış bir cumhuriyet:

sessizlik.