Bugün Ankara, adeta bir kuşatma altında. Sokaklar boş, trafik felç, şehrin nabzı güvenlik önlemlerinin ağır çekiç darbeleriyle zor atıyor. Nedeni malum: NATO zirvesi ve ABD başkanının rotasının bu kadim başkente düşmesi…
Şehri yönetenlerin aldığı önlemler, sıradan bir trafik yoğunluğundan çok, tarihin bir kertesine denk gelen bu anı mühürleme çabası gibi. Oysa unutuyorlar ki, bazen asıl haber gelen kişi değil, geldiği zamandır. Ve her zaman dilimi, kendi ağırlığını taşır.
Bu ziyaretin bir dönüm noktası olup olmayacağını zaman gösterecek. Ama tarih, dönüm noktalarının genellikle sessiz çığlıklarla, unutulan bedellerle örüldüğünü öğretir bize.
Ne yazık ki geçmişe dair hafızamız, tıpkı birinci büyük savaşın eşiğinde olduğu gibi, hâlâ puslu. O savaşa niçin girdiğimizi, akılla, mantıkla izah edebilmiş değiliz.
Devlet arşivlerinde saklanan gizli zabıtlar, diplomatik yazışmalar belki de bunu içerir, ama asıl bilgi, o ateş çemberinin tam ortasında kalan Anadolu kadınının türküsünde saklıdır.
Avşar kadını bilirdi mesela. Oğlunu, kardeşini savaşa gönderen, geri dönmeyen her analar gibi o da bilirdi. Onun bilgisi diplomasi defterlerinde değil, yüreğinin kanayan yerindeydi. Devler arşivinde yoktu ama mektubunda vardı.
Mektup saldı, mektup ulaşmadı; telgraf çekti, sesi yankı bulmadı. Çaresizliğin ve isyanın doruk noktasında, kendi karanlık kaderine haykırdığı o dizeler, bugün hâlâ bir uyarı gibidir:
“Mektup saldım da varmadı, tel vurdum aynı gelmedi, Almanya harbeylesin, gayri kardeşim kalmadı.”
Bu haykırış, tarihin soğuk istatistiklerine gömülmüş bir isimler yığını değil, dirhem dirhem et ve kemikten oluşan bir toplumun feryadıdır. Peki bugün, bu feryadı duyuyor muyuz? Yoksa kendi menfaatlerimizin, konfor alanlarımızın, günlük siyasi hesaplarımızın arkasına mı saklanıyoruz?
Toplumun değer verdiği kalemler, söz sahibi olanlar, ellerine verilen imkân ve olanakları kullanırken, en ağır yükü omuzlarında taşırlar. Tarihi ve hakikati, kendi ekonomik kaygılarına, kariyer planlarına veya popülaritelerine alet edenlerin durduğu yer, en trajik ve en hazindir. Çünkü onlar, sadece kendi faniliklerine değil, toplumun geleceğine de ipotek koyarlar.
Ne yazık ki bu acı tablo, bugün de farklı kılıklarla karşımıza çıkıyor. Tıpkı Necip Fazıl Kısakürek’in zaman zaman içine düştüğü çelişki gibi; büyük bir şair ve dava adamının, kendi ekonomik çıkarları ve dünya görüşünün dar kalıpları içinde tarihi ve olayları yorumlaması, hatta çarpıtması, samimiyetle hakikat arasına giren en ince ama en keskin kılıçtır.
Bugüne baktığımızda da manzara pek farklı değil.
İktidarını devam ettirebilmek için her türlü fedakârlığı yapanlar mı daha acı, yoksa sırf iktidara gelebilmek uğruna NATO’nun gölgesine sığınıp, o gölgede şapka sallayan siyaset erbabı mı?
Hangisi daha vahim?
Biri, eldeki gücü koruma telaşı, diğeri ise gelecekteki güç hayaline kapılmış bir teslimiyet.
Her ikisi de aynı çıkmazın, aynı ruhsuzluğun ve tarih bilincinden yoksunluğun ürünü.
Oysa unutuyorlar ki, asıl itibar ve kalıcılık, gölge oyunlarına değil, hakikate, cesarete ve en zor zamanda bile doğruyu söyleyebilme erdemine bağlıdır. Tarih, ne bugünün küçük hesaplarına ne de yarının boş vaatlerine itibar eder; tarih, Avşar kadınının feryadında olduğu gibi, acının ve hakikatin sesini kaydeder.
Ankara’nın bugünkü bu felç hali, belki de bir uyarıdır. Şehir trafikle değil, anlamla tıkanmıştır. Ve biz, bu tıkanıklığı aşmak için sokaklara değil, tarihin dar ve sessiz koridorlarına bakmak zorundayız. Zira geçmişini unutan, bugününü de yaşayamaz; sadece iktidar oyunlarının, menfaat kıskacının ve başkalaşmış kıyafetler içinde dolaşan aynı gafletlerin oyuncusu olur.
Bu satırlar, bir günlük notundan fazlasıdır. Bugünü yaşayanlara ve yarını merak edenlere, duyarlı bir yurttaşın hafıza notudur. Tarihin kapısını aralayan ve “Bu gün de mi unutacağız?” diye soran bir sorudur.