Bir ülkenin aynası yalnızca meydanları değildir.

Kuşlarıdır...

Çocuklarıdır...

Yaşlılarının yüzündeki çizgilerdir.

En çok da...

Kahkahasıdır.

Zira memleket, insanları rahatça gülebildiği kadar özgürdür.

Önceleri mahalleler vardı.

Kapı önlerinde anlatılan fıkralar. Kahve köşelerinde birbirine takılan dostlar. Köy odalarında sabaha kadar süren sohbetler, nükteler. Kimse, bir gülmecenin altında gizli anlamlar aramazdı.

İnsanlar gülerdi.

Sonra yaşamına devam ederdi.

Şimdi öyle değil.

Bir tümce kuruluyor.

Önce kim alınır diye düşünülüyor.

Bir karikatür çiziliyor.

Acaba soruşturma olur mu diye endişe ediliyor.

Bir komedyen sahneye çıkıyor.

Sözlerinden çok, başına gelecekler konuşuluyor.

İnsanlar artık şaka yerine sonuca bakıyor.

Oysa mizah, toplumun emniyet supabıdır. İnsan bazen ağlayacağı yerde güler.

Zira acıyı taşımanın başka yolu kalmamıştır.

Bu topraklar bunu iyi bilir.

Nasreddin Hoca'nın göle maya çalması boşuna değildir. Bektaşi'nin hazırcevaplığı Aziz Nesin'in satırları, Rıfat Ilgaz'ın kahkahası, Oğuz Aral'ın çizgileri boşuna değildir.

Bu ülke, en zor günlerinde bile tebessüm etmeyi becerebilmiş insanların ülkesidir.

Çünkü mizah, umudun son sığınağıdır.

Korku ise gülmeyi sevmez.

Önce yüzleri ciddileştirir.

Sonra dilleri susturur.

En sonunda insanlar, kendi tümcelerinden bile çekinir.

Asıl tehlike budur. Zira korku hem konuşmayı, hem gülmeyi yasaklar.

O zaman insanlar birbirine kuşkuyla bakmaya başlar.

Her sözde bir suç...

Her gülmecede bir kasıt...

Her tebessümde gizli bir hesap aranır.

Böyle olunca mahkemeler dolar belki... Fakat meydanlar boşalır.

Güçlü toplumlar, kendileriyle alay edebilir. Zira özgüvenleri vardır.

Zayıf olan ise en küçük dokunuştan bile ürker. En küçük eleştiriyi saldırı sanır. En küçük gülmeceyi tehdit...

Oysa kahkaha, devleti yıkmaz.

Bir karikatür, ülkeyi bölmez.

Bir komedyenin sözü, milletin temelini sarsmaz.

Aksine: Bunlara tahammül edebilmek, devletin de toplumun da olgunluğunu gösterir. Belki de bugün en çok özlediğimiz şey, eski günlerin rahatlığıdır.

İnsanların birbirine gülümseyebildiği... Fıkraların korkmadan anlatıldığı...

Çocukların neşesinin sokaklara taştığı günler...

Zira bir ülkede önce kahkahalar azalır. Arkasından sohbetler. Sonra dostluklar. En sonunda umutlar.

İnsanlar birbirini dinlemek yerine birbirini ihbar etmeye başladığında, yalnızca mizah kaybetmez.

Toplum da kaybeder. Bir ağacın kuruması nasıl önce yapraklarından belli olursa... Bir ülkenin yorgunluğu da önce yüzlerinden okunur.

Asık suratlar çoğalır.

Gülümsemeler eksilir.

İnsanlar birbirine selam verirken bile tümcelerini tartmaya başlar.

O zaman konu, bir komedyenin başına gelenler olmaktan çıkar. Bir memleketin ruhu konuşulmaya başlar.

Çünkü mizah yalnızca güldürmez.

Vicdanı diri tutar.

İnsana aynayı gösterir.

Yanlışı bağırmadan anlatır.

Bazen tek bir tebessüm, saatler süren nutuklardan daha çok şey söyler.

Bizim gereksinimimiz olan şey, daha az kahkaha değildir.

Daha çok hoşgörüdür.

Daha çok güven...

Daha çok anlayış...

Zira insanlar korkmadan gülebiliyorsa, korkmadan konuşabilir de.

Korkmadan konuşabiliyorsa, birlikte yaşayabilir de.

Bir ülkenin gerçek gücü, yalnızca ekonomisinde, ordusunda ya da binalarında ölçülmez.

İnsanlarının yüzündeki tebessümde de ölçülür. Çünkü kahkahanın sustuğu yerde yalnızca sessizlik başlamaz.

Önce cesaret çekilir.

Sonra umut. En sonunda...

Memleket, kendi gülüşünü özlemeye başlar.