Bir öğretmenin ereği…

Sabah sınıfa girip "Çocuklar, günaydın." diyebilmektir.

Defterlerin arasına geleceğini koyabilmek, kitapların sayfalarına umutlarını sıkıştırabilmek. Bir çocuğun elinden tutup ona yalnızca matematiği, tarihi ya da Türkçe’nin ötesinde insan olmayı öğretmenin ereğini taşımaktır.

Sonra bir gün kendisini okul kapısı yerine, meydanlarda bulmak.

Eline tebeşir yerine, pankart almak.

Sınıfın sessizliği yerine, polis barikatlarının ve cop seslerinin gürültüsünü dinlemek.

Daha acısı...

Öğretmen, sesini duyurabilmek için aç kalmayı göze alıyor.

Ülkemizde öğretmen açlık grevine başlıyorsa, orada yalnızca mideler değil, vicdanlar da sınanıyor demektir.

Zira öğretmen, kolay kolay sokağa çıkmaz.

Kolay kolay bağırmaz.

Kolay kolay "Beni görün." demez.

Ömrünü başkalarını yetiştirmeye adamış insanlar, en son kendi haklarını istemeyi denerler.

Bu yüzdendir ki, öğretmenin sessizliği bile aslında büyük bir tümcedir.

Bugün özel sektörde çalışan binlerce öğretmen, düşük ücretlerle, güvencesiz sözleşmelerle, belirsiz yarınlarla yaşamaya çalışıyor. Atama bekleyen öğretmenler ise diplomalarını yıllardır umutla saklıyor. Aynı fakültelerden mezun olan insanlar, farklı kapıların önünde aynı soruyu soruyor:

"Biz neyi eksik yaptık?"

Oysa eksik olan onların emeği değil.

Eksik olan, emeğe verilen değerdir.

Bir toplumun öğretmenine verdiği değer, aslında kendi geleceğine verdiği değerdir. Zira öğretmen yalnızca ders anlatmaz; düşünmeyi öğretir, sorgulamayı öğretir, birlikte yaşamayı öğretir. Bir çocuğun karakterine dokunan el, aslında bir ülkenin yarınına dokunur.

Garip olan…

Geleceği emanet ettiğimiz insanlara, bugünlerini emanet edemiyoruz.

Bir yanda milyonlarca liralık binalar yükseliyor.

Öte yanda, o binaların içine girecek çocukları yetiştirecek insanlar geçim hesabı yapıyor.

Bir ülkede okul yapmak kolaydır.

Oysa öğretmeni ayakta tutmak zordur.

Zira betona para gerekir.

İnsan ise vicdan...

Bugün açlık grevine ara verilmiş olabilir.

Fakat öğretmenin açlığı bitmiş değildir.

Kimi maaşının açlığını çekiyor.

Kimi güvencenin.

Kimi adaletin.

Kimi de yıllardır hak ettiği saygının...

Asıl düşündürücü olan ise:

Bir öğretmen, çocuklara sabrı anlatırken kendi sabrının tükenmesi...

Dürüstlüğü öğretirken verilen sözlerin tutulmamasını görmesi...

Hakkı anlatırken kendi hakkını aramak zorunda kalması...

İşte insanı en çok yaralayan budur.

Zira öğretmen yalnızca maaşını kaybetmiyor..

İnancını da yitirirse, toplum en ağır bedeli yıllar sonra öder.

Bir sınıfta eksilen yalnızca bir öğretmen değildir.

Bir neslin umudundan da bir parça eksilir.

Bu yüzden konu yalnızca öğretmenin konusu değildir.

Konu, hepimizin vicdanıdır.

Bir ülke, öğretmenini ne kadar yüceltirse, geleceğini de o kadar büyütür.

Çünkü yarınları inşa edenler, önce sınıflarda yetişir.

O sınıfların kapısını ise her sabah, umutla açacak bir öğretmene gereksinim vardır.