Binayı ayakta tutan sadece taşları değildir. Taşları birbirine bağlayan çimentodur. Çimento görünmez; ama bütün yükü o taşır. Çatladığında ise önce duvarlar ayrılır, sonra yapı sarsılır.

Toplumlar da böyledir.

Bir ülkeyi ayakta tutan, insanların aynı kökenden gelmesi ya da aynı inanca sahip olması değildir. Asıl belirleyici olan, ortak bir hukukta, ortak bir gelecekte ve ortak bir vatandaşlık bilincinde buluşabilmeleridir.

Cumhuriyet'in çimentosu da budur: Yurttaşlık.

Cumhuriyet, bu topraklarda yalnızca bir yönetim biçimi kurmadı. Aynı zamanda yeni bir toplum anlayışı inşa etti. Kulluğun yerine yurttaşlığı, ayrıcalığın yerine eşitliği, keyfî yönetimin yerine hukuku koydu.

Haliyle devletin sahibi bir zümre değil, millet oldu. Bu, sadece bir siyasi değişimden öte çağdaşlaşma yolunda atılmış büyük bir uygarlık adımıdır.

Bugün yeniden kimlikler konuşuluyor. Etnik kimlik... Mezhep... Tarikat... Cemaat... Siyasi aidiyetler...

Elbette bunların her biri bireyin doğal tercihleri ya da toplumsal gerçekleridir. Demokratik bir ülkede herkes inancını özgürce yaşar, düşüncesini özgürce ifade eder, kimliğiyle onur duyar. Ne var ki herhangi bir kimlik, ortak yurttaşlık bağının önüne geçerse toplumun harcı yerine, ayrışmanın nedeni olur.

İnsanlık, mezhep savaşlarıyla ilerlemedi. Kimlik çatışmalarıyla güçlenmedi. Kalıcı barış, insanların birbirine benzemesiyle değil, aynı hukuka güvenmesiyle sağlandı.

Zira adaletin mezhebi olmaz.

Hukukun etnik kökeni olmaz.

Özgürlüğün dili olmaz.

Yurttaşlığın da ayrıcalığı olmaz.

Cumhuriyet'in en büyük başarısı, farklılıkları ortadan kaldırmak değil, onları ortak bir hukuk düzeni içinde buluşturmaktır.

İşte laiklik de bu anlayışın güvencesidir. Laiklik, dine karşı olmak değildir. Devletin bütün inançlara eşit mesafede durmasıdır. Hiç kimseyi inancından dolayı üstün ya da eksik görmemesidir. Vicdanı özgür bırakmasıdır. Zira devlet, insanların neye inanacağına değil; haklarının nasıl korunacağına karar verir.

En çok gereksinim duyduğumuz şey, birbirimizi hangi kimlikle tanımladığımız değil; hangi ortak geleceği paylaşmak istediğimizdir. Cumhuriyet'in özünde kan bağı yoktur, kader birliği vardır.

İnanç birliği değil, hukuk birliği vardır. Ayrıcalık değil, eşit yurttaşlık vardır. Bu ortak bilinç zayıflarsa toplumda ilk çatlaklar ortaya çıkar. İnsanlar birbirini yurttaş olarak değil, mensubu olduğu kimlikle değerlendirmeye başlar. Güven azalır. Kutuplaşma büyür. Ortak gelecek duygusu zedelenir.

Çimento görünmez, fakat binayı ayakta tutar. Yurttaşlık bilinci de öyledir. Eksikliği ilk çatlakta hissedilir. Cumhuriyet'in ikinci yüzyılına girerken gereksinim duyduğumuz şey yeni ayrımlar üretmek değildir.

Daha güçlü bir hukuk düzenidir.

Daha sağlam bir demokrasi kültürüdür.

Daha fazla adalettir.

Daha fazla liyakattir.

Daha da güçlü bir yurttaşlık bilincidir.

Zira Cumhuriyet'i yaşatacak olan yalnızca kurumlar değildir. O kurumlara anlam kazandıran insanlardır. Bilmek gerekir ki: Bir binanın taşları farklı olabilir. Büyüklü, küçüklü, kimi altta kimi üstte, hiçbiri diğerine benzemez.

Fakat hepsini aynı yapı hâline getiren tek bir güç vardır.

Çimento...

Türkiye de farklı kültürlerin, farklı inançların, farklı hayatların ortak evidir. Bu evi ayakta tutacak olan, üstünlük iddiaları değil eşitlik, önyargılar değil adalet, ayrışma değil ortak yurttaşlık bilincidir.

Zira Cumhuriyet'i ayakta tutan, sadece sınırları değildir. Onu ayakta tutan, yurttaşlarının birbirine duyduğu güvendir. O güvenin en sağlam çimentosu, yurttaşlıktır.