Türkiye bugün sıradan bir siyasal tartışmanın içinde değildir. Yaşadığımız süreç, yalnızca bir iktidarın gelip gitmesiyle açıklanamaz. Türkiye’nin nasıl bir ülke olarak yoluna devam edeceği, hangi değerler üzerinde yükseleceği ve yönünü nereye çevireceği yeniden tartışılıyor.
Türkiye tarihsel bir kavşakta.
Uzun zamandır ülkenin siyasal, hukuksal ve toplumsal yapısı farklı bir eksene çekilmeye çalışılıyor. Cumhuriyetin akıl, bilim, laiklik, hukuk ve çağdaş uygarlık hedefi aşındırılırken Türkiye’nin yüzü, kendi tarihsel birikimiyle uyuşmayan bir anlayışa çevrilmek isteniyor.
Türkiye’yi Ortadoğu’nun otoriter, mezhepçi ve çatışmacı siyasal iklimine sürükleyen bir anlayış giderek güç kazanıyor. Bu yöneliş, yalnızca içerideki siyasal tercihlerle değil, küresel güç dengeleri ve emperyal çıkarlarla da besleniyor.
Fakat burada çok önemli bir gerçek gözden kaçırılıyor: Türkiye kendisine hazırlanmış kalıba sığmıyor. Zira Türkiye yalnızca bugünün toplumu değildir.
Yaklaşık iki yüz yıllık modernleşme ve demokrasi arayışının, Cumhuriyetle birlikte güçlenen yurttaşlık bilincinin ve bütün eksiklerine rağmen oluşmuş büyük bir toplumsal birikimin ülkesidir. Karşı devrim güçlerini zorlayan asıl gerçek budur.
Tarihsel açıdan önemli bir değişim yaşanıyor. Cumhuriyetin kuruluş yıllarında dönüşüm büyük ölçüde yukarıdan aşağıya doğru gerçekleşti. 1923’ün Türkiye’sinde bugünkü anlamda gelişmiş bir demokrasi bilinci elbette yoktu. Savaşlardan çıkmış, eğitim düzeyi düşük, yurttaşlık bilinci henüz oluşma aşamasında olan bir toplum.
Cumhuriyet yalnızca yeni bir devlet kurmadı, yurttaş yetiştirdi, okullar açtı, hukuk düzenini değiştirdi, kadını kamusal yaşamın öznesi haline getirdi, bilimi ve aklı öne çıkardı. Bireyi kul olmaktan çıkarıp yurttaş yapmayı hedefledi.
Bugün ise farklı bir Türkiye var. Artık toplum yalnızca kendisine gösterilen yolu izlemiyor.
Soru soruyor.
İtiraz ediyor.
Talep ediyor.
En önemlisi, kendi geleceği hakkında söz sahibi olmak istiyor. Karşı devrimci anlayışı zorlayan asıl güç budur. Dün toplum Cumhuriyetin kazanımlarını bütünüyle koruyacak siyasal bilince sahip değildi. Bugün ise Cumhuriyetin yetiştirdiği kuşaklar, eğitim ve yurttaşlık deneyimi, ülkenin nereye götürülmek istendiğini açık açık görüyor.
Bu nedenle artık yalnızca tepeden gelen bir yönlendirmeden söz etmiyoruz. Tabandan yükselen bir itiraz var. Yükselen toplumsal arayışın özünde yalnızca ekonomik sıkıntılar yok. Yoksulluk, adaletsizlik, liyakatsizlik, özgürlüklerin daralması ve eğitimin niteliğinin gerilemesi elbette önemli.
Fakat bütün bunların altında daha büyük bir soru yatıyor: “Biz nasıl bir ülkede yaşayacağız?” Konu artık yalnızca bugünün geçim sıkıntısı değildir. Çocuklarımızın nasıl bir ülkede büyüyeceğidir. Bilimin mi, dogmanın mı yol göstereceğidir. Hukukun mu, gücün mü üstün tutulacağıdır. Yurttaşın mı, kulluğun mu esas alınacağıdır.
Türkiye’de yükselen toplumsal muhalefeti yalnızca günlük siyasetin verileriyle açıklarsak eksik kalır. Bu, daha derin bir toplumsal arayıştır. Yeni Parti’nin ortaya çıkışını da bu arayıştan bağımsız düşünmemek gerekir.
Bir siyasal parti, toplumda karşılığı olmayan bir boşluktan doğmaz. Eğer bugün toplumun içinden yeni bir siyasal hareket yükseliyorsa, bunun nedeni insanların mevcut seçeneklerle yetinmemesidir.
Başka bir Türkiye arayışı vardır. Bu arayış artık tabandan yükselmektedir. Bugün gözden kaçırılmaması gereken en önemli değişim budur. Halkı yalnızca seçim zamanı sandığa giden bir seçmen olarak görmek büyük bir yanılgıdır.
Halk yurttaştır. Yurttaş sadece oy vermez, hesap sorar, itiraz eder, denetler ve geleceğine ilişkin söz söyler. Türkiye’nin demokratik birikimini güçlü kılan budur. Türkiye’ye içeriden ya da dışarıdan hazırlanmış herhangi bir siyasal kalıbı zorla giydirmek kolay değildir.
Zira Cumhuriyetle birlikte kazanılmış değerler artık toplumun önemli bir bölümünün yaşamının parçasıdır. Kadının kamusal varlığından laik hukuk düzenine, bilimsel eğitimden yurttaşlık bilincine kadar kazanılmış haklar bir gecede sökülüp atılamaz. Atarsanız toplumun hafızası karşınıza çıkar. Tam da bu nedenle yeni bir siyasal hareketin önünde büyük bir sorumluluk bulunmaktadır.
Bu sorumluluk yalnızca iktidara gelmek değildir. Asıl sorumluluk, toplumun yükselen umudunu doğru bir siyasal hatta taşımaktır. Bunun için ilke gerekir. Cesaret gerekir. Kapsayıcılık gerekir. Daha önemlisi, kişilerin değil değerlerin siyaseti gerekir.
Türkiye’nin gereksinimi yeni bir dar kimlik değil, farklılıkları içinde barındıran güçlü bir yurttaşlık anlayışıdır. Kimsenin inancıyla, yaşam biçimiyle ya da düşüncesiyle kavga etmeyen, fakat devlet yönetiminde aklı, bilimi, hukuku ve laikliği vazgeçilmez kabul eden bir anlayış...
Zira Cumhuriyetin karşısındaki sorun herhangi bir inanç değildir. Sorun, inancın devlet yönetiminde hukukun ve aklın yerine geçirilmesidir. Türkiye’nin yeniden ayağa kalkmasının yolu da geçmişe dönmekten değil, Cumhuriyetin temel değerlerini çağın gereksinimleriyle buluşturmaktan geçmektedir.
Türkiye bir kavşaktadır. Bir yol, toplumu daha fazla ayrıştıran, aklı ve bilimi geriye iten, hukukun üstünlüğünü zayıflatan ve ülkeyi kendi tarihsel yönünden uzaklaştıran bir yola çıkıyor.
Diğer yol ise demokrasiyi derinleştiren, hukuku üstün kılan, bilimi, özgürlüğü ve yurttaşlığı yeniden merkeze alan bir gelecek vaat ediyor. Tercih yalnızca siyasetçilerin değildir. Asıl tercih ulusundur. Zira Türkiye artık yalnızca yönetilecek bir toplum değildir. Kendi geleceği hakkında söz söylemek isteyen bir yurttaşlar toplumudur.
Karşı devrim güçlerini zorlayan gerçek budur. Türkiye kendisine çizilen kalıba sığmıyor. Tarih bize şunu söylüyor: Bir ülkenin yönünü değiştirmek mümkün olabilir, fakat o ülkenin toplumsal hafızasını sonsuza kadar değiştirmek olası değildir.
Türkiye tarihsel kavşaktadır.
Konu, hangi yola gireceğimize karar vermektir.