Eskiden dünya iki kutupluydu.
Bir tarafta Sovyetler Birliği... Diğer yanda NATO...
İnsanlığa sürekli büyük bir tehlikenin kapıda olduğu anlatılırdı.
Tanklar...
Füzeler...
Tatbikatlar...
Korkular...
Sonra Berlin Duvarı yıkıldı. Sovyetler Birliği dağıldı. Soğuk Savaş sona erdi. İnsanlık derin bir nefes aldı. Demek ki artık silahlar susacak, kaynaklar insanlara ayrılacak, dünya biraz olsun rahatlayacaktı...
Öyle olmadı.
Dünya değişti.
Haritalar değişti.
Liderler değişti.
Düşmanlar değişti.
Fakat masal değişmedi.
Zira bazı masallar anlatılmak için değil, sürdürülmek için vardır. NATO'nun hikâyesi de biraz böyledir. Bugün yine aynı hikâyeyi dinliyoruz. Avrupa ülkeleri savunma bütçelerini artırıyor.
Yeni füze sistemleri...
Yeni savaş uçakları...
Yeni askeri projeler...
Yeni tehdit senaryoları...
Bunların hepsi için para bulunuyor. Ama emekliye gelince kaynak aranıyor. Çiftçiye gelince bütçe daralıyor. Öğrenciye gelince tasarruf başlıyor. Yeni dünya kuruluyor deniliyor. Fakat faturayı ödeyenler hiç değişmiyor.
Soğuk Savaş'ın bitişiyle NATO'nun da tarih kitaplarında yerini alacağı söylenmişti. Tam tersi oldu. Tehlike ortadan kalkınca yeni tehditler bulundu.
Yeni cepheler açıldı.
Yeni gerekçeler üretildi.
Çünkü bazı kurumlar vardır... Varlıklarını sürdürmek için düşmana gereksinim duyarlar. Gerçek tehlikeler ortadan kalkınca yenilerini bulurlar.
İsimler değişir.
Coğrafyalar değişir.
Fakat hikâye aynı kalır.
Yeni dünya...
Eski masal...
Bugün dünyanın dört bir yanında savaşlar sürüyor. Ukrayna yanıyor. Ortadoğu kanıyor. Milyonlarca insan evinden oluyor. Çocuklar enkazların arasında büyüyor. Anneler mezar taşlarına sarılıyor. Oysa toplantı salonlarında hâlâ güvenlik konuşuluyor.
Daha çok silah...
Daha çok asker...
Daha çok harcama...
Daha çok gerginlik...
Sonra adına barış deniliyor. Sormak istiyoruz, bunca silahtan sonra barış kendine nasıl yer bulacak?
Türkiye her zamanki yerinde...
Haritanın ortasında...
Krizin yakınında...
Hesapların içinde...
Planların kıyısında...
Yıllardır aynı söz yineleniyor: "Türkiye stratejik öneme sahiptir."
Bu tümceyi duymayan yok. Fakat market raflarına bakan vatandaşın stratejik önemden çok fiyatlarla ilgilendiği gerçek.
Tarladaki çiftçi mazotu düşünüyor.
Emekli ay sonunu düşünüyor.
Gençler geleceklerini düşünüyor.
Fakat ne zaman büyük güçlerin hesabı açılsa, Türkiye'nin önüne yine aynı görev konuluyor:
Fedakârlık...
Sabır...
Bekleyiş...
Garip olan ise, dünyada barıştan en çok söz edenler, silah satışında hep ilk sıralarda. Savaşı çıkaranla barışı anlatan bazen aynı masada oturuyor. Bir eliyle yangın çıkarıyor. Diğer eliyle yangın söndürme toplantısı düzenliyorlar. Sonra da alkış bekliyorlar. Soruyoruz: Madem ki bu kadar barış istiyorsunuz, dünyayı bu kadar silahla dolduran kim?
Zirveler yapılacak. Bildiriler yayımlanacak. Liderler el sıkışacak. Kameralar önünde gülümseyecekler. Sonra uçaklarına binip gidecekler. Geriye ise yine halkların ödediği faturalar kalacak.
Artan bütçeler...
Büyüyen borçlar...
Derinleşen korkular...
Biraz daha uzaklaşan barış umutları... Oysa insanlığın ihtiyacı yeni silahlar değil. Yeni cepheler değil. Yeni düşmanlar değil. İhtiyaç duyulan şey daha fazla akıl, daha fazla adalet ve daha fazla barıştır.
Tarih bize gösterdi ki: Dünya silahlandıkça barış umutları tükeniyor. Dünya, barış için değil savaş için hazırlanarak hiçbir zaman barışa ulaşamıyor.
Dünya değişiyor olabilir.
Fakat aynı masalı dinlemek zorunda değiliz.
Yeni dünyanın gerçekten yeni olabilmesi için, eski masallara inanmayı bırakmak gerekiyor.