Çocukken cebir dersini anlamayanlarımız olmuştur.
Kimimiz denklemleri çözememiş, kimimiz parantezlerin arasında kaybolmuştur.
Ama büyüyünce fark ediyor insan... Asıl cebir, okul sıralarında öğretilen değilmiş. Asıl cebir, insanın iradesine uygulanan baskının adıymış.
Bu memlekette kimse cebir dersinden kalmaz.
Çünkü ders hiç bitmez. Sadece sınıf değiştirir.
Kimi o derse din kisvesiyle girer. Kimi milliyetçilik formasıyla…Kimi ideoloji, kimi güvenlik, kimi beka söylemiyle...
Ama hocanın yöntemi hiç değişmez.
Amaç düşünmeyi öğretmek değildir. Amaç aynı düşünmeyi öğretmektir.
Sorular farklı görünür. Cevap anahtarı ise yıllardır aynıdır: "Potada eriyeceksiniz."
Ne diploma vardır sonunda... Ne de başarı belgesi. Sadece birbirine benzemenin sessiz sertifikası...
İşte bu yüzden bu ülkede cebirden kalan olmaz. Çünkü dersin sonunda herkes aynı kalıba dökülmeye çalışılır.
Sonra hukuk gelir. Perde olur.
Korku gelir. Faiz gibi işler.
Baskı artık copla değil, belirsizlikle uygulanır.
Elleri cebir uygular. Dilleri ise hep aynı cümleyi tekrar eder: "Merak etmeyin." "Müsterih olun."
İnsan en çok da bu cümlelerden sonra ürperiyor. Çünkü korkunun en gelişmiş hali, kendisini güven duygusunun içine gizleyebilmesidir.
İşte cebirin gerçek çarpanı budur. Her gün biraz daha büyür.
Ta ki eğilecek omurga, kırılacak kemik, itiraz edecek ses kalmayıncaya kadar.
Sonra dönüp memlekete bakıyoruz.
Sanki devrilmiş tren rayları gibiyiz.
Yönümüz var. Ama gidecek istikametimiz yok.
Lokomotif değişiyor. Vagonlar değişiyor. İstasyonların isimleri değişiyor. Ama rayların üzerine düşen gölge hiç değişmiyor.
Kurşun da öyle...
Takvim değiştiriyor.
Sadece hedefini değil, bahanesini değiştiriyor.
Bütün bunların ortasında en büyük sorumluluk kalem sahiplerine düşüyor. Çünkü kelimeler bazen silahtan güçlüdür.
Ama güç, kalemi hakikatin omzuna koyduğu sürece değerlidir.
Kalem, iktidarın payandası olduğu gün; mürekkep kurur, vicdan susar.
Monitörlerden hutbe okunabilir. Mikrofonlardan slogan da atılabilir. Ama hiçbir ekran, hakikatin yerini tutamaz.
Bu yüzden...
Yaradan aşkına... Kaleminizi hiçbir direğe payanda etmeyin.
Kelimelerinizi günübirlik alkışlara satmayın.
Bugün omuz verdiğiniz güç yarın yok olabilir. Ama yazdığınız cümleler sizden sonra da yaşamaya devam eder.
Cebiniz para dolabilir. Fakat ruhunuz parçalandıktan sonra o paranın sesi duyulmaz.
Yıllardır Anadolu'nun diliyle acılar anlatıldı. Türküler yazıldı. Romanlar yazıldı. Şiirler yazıldı. Ağıtlar yakıldı.
Ama acılar bitmedi. Çünkü mesele acıyı anlatmak değildi. Mesele, aynı acının yeniden üretilmesini engelleyebilmekti.
Belki de bugün ihtiyacımız olan şey yeni sloganlar değil... Aynı rayların üzerinde dönüp duran eski trenleri durduracak cesarettir.