Geçtiğimiz günlerde gazetemizin adresine Çorum Kapalı Cezaevi’nden bir mektup ulaştı. Zarfın içinden çıkan satırlar, yalnızca bir mahkûmun düşünceleri değildi. İnsanın en zor koşullarda bile duyulma gereksinimini taşıyan sessiz bir çığlıktı.
Mektubu yazan Uğur Seldüz’dü. Beni tanımayan, benim de kendisini daha önceden tanımadığım bir insan… Ancak belli ki yazılarımı okumuş, kalemimin sesinde kendisine yakın bulduğu bir şeyler hissetmişti. Bu yüzden uzun uzun yazmıştı.
Bir yazar için bazen en ağır sorumluluk, kendisine ulaşan bir insan sesini yanıtsız bırakmamaktır. Özellikle de o ses, duvarların arkasından geliyorsa…
Elbette mahkeme dosyasının ayrıntılarını bilmiyorum. Kesinleşmiş bir cezanın hukuki değerlendirmesini yapma yetkim de yok. Hukukun alanı ayrıdır; vicdanın alanı ayrı. Benim yapabileceğim şey, bir insanın yazdığı satırları ciddiyetle okumak ve ona insan olmanın gerektirdiği ölçüde yanıt verebilmektir.
Mektubu okurken aklıma eski bir Türk atasözü geldi: “Gün doğmadan neler doğar.”
Bu söz, boş bir teselli değildir. Yaşamın değişkenliğini, zamanın içinde saklı olasılıkları anlatır. İnsan bazen gecenin hiç bitmeyeceğini sanır, oysa sabahın hangi anda sökeceğini kimse bilemez. Zaman, çoğu kez beklenmedik gelişmelere gebedir.
Cezaevi insanı yalnızlaştırır. Duvarlar sadece bedeni değil, bazen sesi de kuşatır. Fakat insanın düşüncesi, umudu ve vicdanı her zaman o duvarlardan daha geniştir.
Bu satırlar nedeniyle cezaevi koşullarında yaşamını sürdüren bütün insanlara da bir selam göndermek isterim. İnsan, hangi hatayı yapmış olursa olsun umudunu, düşünme yetisini ve hayata yeniden tutunma iradesini bütünüyle kaybetmemelidir. Hayat bazen en dar koridorlarda bile yeni bir kapı aralar. Sabır, insanın içindeki ışığı koruma çabasıdır. Zira gün doğmadan neler doğacağını hiçbirimiz tam olarak bilemeyiz.
Toplumun gerçek gücü, güçlü olana alkış tutmasında değil, zor durumda olanı da insan olarak görebilmesindedir. Adalet yalnızca mahkeme salonlarında değil, insanların birbirine bakışında da anlam kazanır.
Uğur Seldüz’ün mektubu bana bunu anımsattı. Her insanın anlatmak istediği bir hikâyesi, pişmanlıkları, özlemleri ve umutları vardır. Kimi bunu yüksek sesle söyler, kimi bir mektubun satır aralarına bırakır.
Ben ise ona şunu söylemek isterim: İnsan hangi koşulda bulunursa bulunsun umudunu bütünüyle kaybetmemelidir. Hayat bazen uzun bir bekleyiştir; ama bekleyişin içinde insanı ayakta tutan şey, yarının bugünden farklı olabileceğine dair inancıdır. Gün doğmadan neler doğacağını hiçbirimiz tam olarak bilemeyiz.
Belki de bu mektubun bana en büyük anımsattığı şey şudur: Kalemin gerçek değeri, yalnızca meydanlarda duyulan seslere değil, duvarların ardında yankılanan sessizliklere de kulak verebildiği ölçüde anlam kazanır.
İşte bu yüzden, bazen bir mektup sadece bir mektup değildir. Bir insanın ‘Ben hâlâ buradayım’ deyişidir. Bir insanın sesi duyuluyorsa, insanlık da hâlâ kendine bir yol bulabiliyor demektir.