20 Temmuz, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin tam bağımsızlığını dünyaya tescil ettirdiği o tarihi dönüm noktasının, Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin 90. yıl dönümü…
Zaman geçiyor, dünya değişiyor; ancak Montrö’nün taşıdığı hayati önem, her geçen gün eksilmek bir yana, katlanarak artmaya devam ediyor.
Gelin, hafızalarımızı tazeleyelim ve Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün, "Türkiye’nin bu parlak siyasi zaferi, barış yoluyla kazanıldığı için kıymeti daha büyüktür" diyerek taçlandırdığı bu büyük diplomasi zaferinin perde arkasına birlikte bakalım.
Osmanlı İmparatorluğu, Birinci Dünya Savaşı’nın ardından önüne konan o karanlık Sevr Antlaşması’nı imzalamak zorunda kalmıştı. Sevr’e göre Boğazlar; bayrak ayrımı yapılmaksızın tüm ticaret ve savaş gemilerine, askeri uçaklara açık olacak ve kendi bayrağı, bütçesi, hatta özel polisi olan uluslararası bir komisyon tarafından yönetilecekti. Yani egemenlik hakkımız tamamen yok sayılmıştı. Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasıyla birlikte Lozan’da bu prangaların büyük kısmı sökülüp atıldı.
2 Ekim 1923’te işgal kuvvetleri Dolmabahçe önlerinde Türk bayrağını selamlayarak geldikleri gibi gittiler. İstanbul kurtulmuştu; ancak Lozan Boğazlar Sözleşmesi’nde egemenliğimizi gölgeleyen iki büyük pürüz kalmıştı:
1. Çanakkale ve Karadeniz Boğazları tamamen silahsız, askersiz ve savunmasız bırakılmıştı.
2. Başkanı Türk olsa da Türkiye’nin sadece tek bir oy hakkına sahip olduğu uluslararası bir "Boğazlar Komisyonu" kurulmuştu.
Boğazların güvenliği ve denetimi bizim değil, bu komisyonun ellerindeydi. Tam bağımsızlık ilkesi ile yola çıkan genç cumhuriyet için bu durum kabul edilemezdi.
ŞARTLAR DEĞİŞİYOR, TÜRK DİPLOMASİSİ HAREKETE GEÇİYOR
1930’lu yılların ortalarında dünyada savaş rüzgarları esmeye başlar. Japonya’nın Mançurya’ya saldırması, Almanya’da Hitler’in hızla silahlanması ve İtalya’nın Habeşistan’ı işgali, küresel dengeleri altüst eder.
Atatürk, uluslararası hukuktaki "Clausula rebus sic stantibus" (Mevcut koşulların değişmesi) ilkesini masaya sürer. Mademki dünya değişmiştir, o halde Lozan’daki Boğazlar rejiminin de değişmesi meşru bir haktır. Amerikalı gazeteci Gladys Baker’ın 1935’te sorduğu "Türkiye neden Çanakkale’yi tahkim etmek istiyor?" sorusuna Atatürk, ders niteliğinde bir cevap verir:
"Evvela ana topraklarımızın müdafaası, sonra da Boğazların üstlendiğimiz serbestisini temin içindir... ‘Boğazları niçin tahkim etmek istiyorsunuz?’ sualini sormaktan ziyade, bunun aksini ısrarla talep edenlere ‘Niçin?’ sualini yöneltmek daha muvafık olur."
Fakat burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Türkiye, bu değişikliği tek taraflı bir şekilde gerçekleştirmez. Atatürk, bir oldu-bittiye sığınarak Boğazları askeri güçle işgal etmek yerine, dünyayı diplomasi masasına davet eder. Milletler Cemiyeti'ne başvurur, ilgili devletlerle görüşür, destek arar ve sorunu uluslararası hukuk içinde çözmeyi tercih eder.
Yürütülen yoğun mekik diplomasisiyle İsviçre’nin Montreux (Montrö) kentinde konferans toplanır. İki ay süren çetin müzakerelerin ardından, 20 Temmuz 1936’da imzalar atılır. Dr. Tevfik Rüştü Aras liderliğindeki Türk heyeti, masadan tam bir zaferle kalkar.
MONTRÖ İLE BİRLİKTE:
- Uluslararası Boğazlar Komisyonu tarihe gömülür; tüm yetkileri Türkiye’ye devredilir.
- Türk askeri Boğazlar bölgesine girer ve bu stratejik hat tamamen silahlandırılır.
- Karadeniz’in, kıyısı olmayan yabancı güçlerin savaş gemileriyle dolup taşmasının önüne geçilerek, Karadeniz’in barış denizi olarak kalması sağlanır.
Montrö Boğazlar Sözleşmesi, Atatürk’ün ve genç Türkiye Cumhuriyeti’nin diplomasi zaferidir. Milletler Cemiyetine üye ülke temsilcileri konferans boyunca yaptıkları konuşmalarda Atatürk ve Türkiye’nin ne kadar sözüne güvenilir bir ülke olduklarının altını çizmişlerdir.
Fransız Le Temps Gazetesi “Ankara Hükümeti antlaşmaların ruh ve manasını bozar bir tarzda devletleri emrivaki karşısında bırakmaktan kaçınmışlar, sakınmışlardır. Türkiye’nin gösterdiği dürüstlük muhalif tezlere rağmen anlaşmayı çok kolaylamıştır “diye yazmıştır.
Nitekim Montrö Sözleşmesi sonrasında The Times gazetesi tarafından yayınlanan başmakalede “Türkiye’yi idare eden mümtaz askeri deha gösterdi ki, kendileri uzağı gören bir kişinin bütün evsafına sahiptirler. Atatürk, kilitli bir kapıyı zorlamaya tenezzül etmeyerek antlaşmayı bir konferansta değiştirmek şıkkını tercih etti ki, bu bakımdan kendileri Avrupa’ya çok kıymetli örnektirler.
…Başarıyla sona eren bu uluslararası konferansın diğer devletlerle imzaladıkları antlaşmaların değiştirilmelerini istedikleri zaman çok iyi bir örnek olmasını dilememek elden gelmiyor” diye Türkiye’nin diplomatik yoldan sorunu çözmesini diğer devletlere örnek göstermiştir.
90 YILLIK GÜVENCE
Sözleşmenin resmi süresi 20 yıl olarak belirlenmiş olsa da geçiş serbestisi ilkesi sonsuz kılınmıştı. 1956’da süresi dolmasına ve İkinci Dünya Savaşı sonrasında Sovyetler Birliği’nin tüm baskılarına rağmen Montrö rejimi sarsılmadı, değiştirilemedi.
Montrö Boğazlar Sözleşmesi; askeri dehanın, uzağı gören bir devlet aklının ve barışçıl diplomasinin eşsiz bir anıtıdır. Bugün Karadeniz’de ve Boğazlarımızda barış rüzgarları esiyorsa, bunu 90 yıl önce atılan o asil imzalara borçluyuz.

Not: Fotoğraf 25 Temmuz 1936 Cumhuriyet Gazetesinden alınmış ve yapay zekâ ile renklendirilmiştir.