Annemin ölümünden sonra eşyalarını toplarken, her birine dokunurken, geçmişin sessizce yanı başımda durduğunu hissettim. Bir fincan, bir eşarp, eski bir mektup... Hepsi yalnızca bir eşya değil, yaşanmış bir ömrün tanıklarıydı.

Tam o günlerde haberlerde, yıllarca güven simgesi olarak bildiğimiz insanların bile değiştiğini, 'güvendiğimiz dağlara kar yağdığını' izlerken bir kez daha anladım ki; nostalji artık yalnızca geçmişe duyulan özlem değil, kaybolan değerlere duyulan derin bir hasretmiş.

Eskiden nostalji denince aklımıza sararmış fotoğraflar, dedemizin radyosu ya da çocukluğumuzun oyuncakları gelirdi. Bugün ise çok daha fazlası nostalji oldu. Artık yalnızca eşyalar değil; duygular, değerler, gelenekler, mahalleler ve hatta kokular bile birer nostaljiye dönüşüyor.

İnsanın çocukluğundan bugüne hayatını anlamlı kılan ne kadar güzel anı varsa, sanki birer birer tarihin tozlu raflarına kaldırılıyor. En acısı da bunun gözlerimizin önünde, büyük bir hızla yaşanması...

Belki de en büyük nostalji artık aşk... Sadece aşkın kendisi değil; aşkla beklemek, aşkla bakmak, aşkla yazmak...

Bizim kuşağımız okul kabanlarının cebine bırakılan aşk mektuplarının heyecanını yaşadı. O küçücük kâğıt parçası, iki kalbin arasında kurulan sessiz bir köprüydü. Mektubu yazanın yüreği nasıl çarpıyorsa, onu bulan kişinin de elleri titrer, yanakları kızarırdı. Bazen isim bile yazılmazdı; heyecan biraz daha uzun sürsün diye.

Keşke o mektuplar saklansaydı... Bugün belki de en güzel aşk romanları onların arasından çıkardı.

Hatıra defterleri de öyleydi. Renkli kapakları, bazen küçük kilitleriyle çocukluğumuzun en kıymetli emanetlerindendi. Arkadaşlarımız o bembeyaz sayfalara el yazılarıyla sevgilerini, hayallerini ve dostluklarını bırakırlardı. O satırlar yalnızca yazı değildi; bir dönemin ruhu, bir ömrün iziydi.

Keşke torunlarımız da böyle anılar biriktirebilseydi... Bir ekranın hafızasında değil, kendi el yazılarının sıcaklığında...

Nostalji olan yalnızca bunlar değil...

Bağlardan yeni koparılmış üzümün, ayvanın, elmanın kokusu... Yağmurdan sonra toprağın içimize işleyen bereket kokusu... Mahallemizin dokusu... Kapısı kilitlenmeyen evler... Betonun gökyüzünü kapatmadığı, yeşilin insanın ruhunu dinlendirdiği sokaklar... Akşam ezanı okunana, hatta sokak lambaları yanana kadar süren çocuk oyunları... Komşuluk... Dayanışma... Yardımlaşma... Bayram sabahları... Kızılay koluna seçilmenin gururu... Birbirine güvenen insanların verdiği huzur... Ve belki de binlerce yıllık bir medeniyetin mirası olan, Hititlerden günümüze uzanan insani ve kültürel değerler...

Bugün teknoloji baş döndürücü bir hızla ilerliyor. Ancak insanın ruhu aynı hızla zenginleşmiyor. Mesajlar çoğalıyor, mektuplar kayboluyor. Kalabalıklar büyüyor, ama yalnızlık daha da derinleşiyor.

Oysa nostalji yalnızca geçmişe duyulan özlem değildir. Nostalji; kaybetmeye kıyamadığımız değerlerin sessiz çığlığıdır.

Dilerim çocuklarımız ve torunlarımız yalnızca teknolojiyi değil; sevgiyi, güveni, paylaşmayı, doğayı, mahalle kültürünü ve insan olmanın inceliğini de miras alırlar.

Çünkü bir millet, tarihini, kültürünü, değerlerini ve hatıralarını koruyabildiği sürece geleceğe güçlü yürür.

Ve biz de bu güzellikleri zamanın acımasız akışına teslim etmeden; kalbimizde, çocuklarımıza anlattığımız hikâyelerde ve yazdığımız satırlarda yaşatmaya devam edelim... Ta ki bizim de hatıralarımız, son nefesimizle birlikte mühürlenene kadar...