Bazı insanlar vardır; rahat olmak uykularını kaçırır. Huzur dediğin şey onlar için pek güvenilir değildir. Sessizlik desen, neredeyse bir tehdit. İçlerinde sanki hiç susmaması gereken bir kavga makinesi vardır. Durursa, kendileriyle karşılaşacaklar diye korkarlar.
Mutlu olmaktan çekinirler. Çünkü mutluluk kontrol edilemez bir şeydir; gelir, oturur, yayılır… ve insanı savunmasız bırakır. Oysa huzursuzluk öyle mi? Tanıdık, bildik, güvenli. İnsan bildiği acıya sarılmayı, bilmediği huzura tercih edebiliyor.
Geçmişle kavgalıdırlar. Ama sadece geçmişle değil… Şimdiyle de araları iyi sayılmaz. Gelecek desen, o daha gelmeden suçlu ilan edilmiştir bile. Sabah uyanırlar, dişlerini fırçalarken bile içten içe bir karar çoktan verilmiştir: “Bugün de bir şekilde keyfim kaçmalı.”
Aksi hâlde bir tuhaflık olur zaten.
Sonra hemen bir dosya açılır: Travmalar.
Ne de güzel bir kelime… İçine ne koyarsan alıyor. Anne, baba, teyze, komşu, öğretmen, hatta mahalle bakkalı bile şüpheli listesine eklenebilir. Liste uzadıkça insanın yükü hafifliyor sanılır. Oysa garip bir şekilde, yük azalacağına daha da sağlam bağlanır insana.
Peki sonra ne olacak? Hayatta olanlara dava mı açılacak, hayatta olmayanlara içsel mahkeme mi kurulacak? Karar çıkınca insan özgür mü olacak? Pek değil. Çünkü mesele çoğu zaman “kimin yaptığı” değil, “ben şimdi ne yapıyorum” meselesidir.
İnsan bazen acısını bırakmak istemez. Çünkü o acı, kimliğinin bir parçası olmuştur. Onsuz kalırsa kim olacağını bilemez. Bu yüzden iyileşmek, düşündüğümüz kadar cazip bir teklif değildir herkese.
Tam da bu noktada, yüzyıllar öncesinden sakin ama biraz da sarsıcı bir cümle gelir: Hacı Bektaş Veli “Her ne ararsan kendinde ara.”
İronik olan şu ki, insan en son kendine bakmak ister. Her yere bakar; geçmişe, başkalarına, şartlara… ama aynaya gelince birden konu değişir.
Kendisiyle kavga eden insan için hayat zor bir yerdir. Her şey ya eksiktir, ya yanlış, ya da geç kalmıştır. Oysa kendisiyle barışmaya niyet eden biri için dünya mucizevi bir yer olmak zorunda değildir; sadece biraz daha katlanılır, biraz daha anlamlı olur.
Belki de en tuhaf gerçek şudur: İnsan çoğu zaman mutsuzluğu bilinçli seçmez ama ondan vazgeçmemek için oldukça bilinçli bir çaba gösterir.
Ve bir gün, eğer cesareti olursa, kendine şu soruyu sorar:
“Ben gerçekten iyi olmak istiyor muyum, yoksa sadece neden iyi olamadığımı anlatmayı mı seviyorum?”
Cevap zor değildir aslında. Sadece dürüstlük ister.
Zaten bizim dışımızda hayatın kavgası yeterince büyük. Dünya kendi gürültüsüyle, adaletsizliğiyle, telaşıyla zaten yorucu bir yer. Belki de bize düşen, o kavgalara bir yenisini eklemek değil… Tam tersine, onlara karşı durabilmek. İçimizdeki savaşı büyütmek yerine, onu susturmayı öğrenmek.
Çünkü insan kendi içinde barışmadan, dışarıdaki hiçbir kavgayı gerçekten kazanamaz.
Hayat kavga etmek için fazla kısa denir ya… Belki de mesele kavganın süresi değil, kiminle yapıldığıdır. İnsan kendisiyle kavga etmeyi bıraktığında, dünya bir anda değişmez. Ama en azından içerdeki gürültü biraz diner.
Ve o sessizlik… İlk başta rahatsız eder. Sonra yavaş yavaş, insanın en çok ihtiyaç duyduğu şey olduğunu fark ettirir.
Belki o zaman mümkün olur…
İçimizde de dışımızda da biraz daha huzur.
Hayat bayram olsun.