Devlet hukukunun değil; güç ve atama hukukunun uygulandığı bir hukuk devletinde, demokrasinin kötüye giden hâline, ülkenin içine düştüğü gri listeye, zedelenen güvene, ekonomiyi ve halkın refahını boğan düzene sonunda bir “çare” bulundu.
Önce diplomayı yok saydılar, sonra İmamoğlu’nu “Kayyumoğlu”na çevirdiler.
CHP’yi de adeta “Butlanoğlu AŞ” yaptılar.
Demokrasiye ve şimdilik muhalefetin en büyüğüne yeni bir isim bulundu çünkü:
“Mutlak Butlan Cumhuriyeti.”
Hani karar yarın bekleniyordu ya…
Meğer aceleleri varmış.
Mahkeme bugünden “yok hükmünde” dedi.
İnsan bir anlığına kendini 1980 fragmanı izlerken buluyor.
Yassıada’dan yassı demokrasiye uzanan bir çizgide; ülke için “en tehlikesiz” olduğuna kanaat getirilen terörist başı barış koordinatörlüğüne hazırlanırken, ana muhalefet ise eski başkanın ellerine, yapılacak bir sonraki seçim için “emin şekilde” teslim edildi.
Eksik olan tek şey TRT spikerinin tok sesiyle şu anonsuydu:
“Vatandaşlarımızın huzur ve güvenliği için…”
Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi, CHP kurultayını hukuken buharlaştırdı.
Özgür Özel yönetimi tedbiren uzaklaştırıldı.
Kemal Kılıçdaroğlu ve eski ekip ise siyaset tarihinin en ilginç “geri iade kampanyasıyla” yeniden vitrine kondu.
Böylece Türkiye’de seçmenin değil, dosya numaralarının kazandığı yeni bir demokrasi modeli daha başarıyla uygulanmış oldu.
47 yıl sonra birinci parti olma ihtimali yakalayan CHP’ye milletin verdiğini mahkeme geri aldı.
Sandık fazla heyecan yaratmış olacak ki sistem “fabrika ayarlarına dön” dedi.
Doğrudan kayyum atamak kaba kaçardı tabii.
Daha zarif bir yöntem bulundu:
Kayyum yerine eski genel başkan.
Adına da hukuk dediler.
Bir yıldır aynı senaryo dönüyor zaten.
İstanbul’da denediler, olmadı.
Baskıyı artırdılar, büyüdü.
Şimdi sıra partinin içine mahkeme kararıyla yerleşmeye geldi.
Kılıçdaroğlu siyaseti gerçekten enteresan…
Seçim kazanamıyor ama kritik anlarda kazanılmış şeyleri kaybettirmeyi başarıyor.
Bu da bir istikrar sonuçta.
Türkiye’de muhalefet artık ikiye ayrılıyor:
İktidarın sevdiği muhalefet ve fazla konuştuğu için tasfiye edilen muhalefet.
“Kararı tanımıyoruz” açıklamaları yapılıyor.
Ne kadar tanıdık değil mi?
Bu ülkede herkes hukuku çok seviyor;
karar kendi lehine çıkana kadar.
Zaten mesele demokrasi falan da değil artık.
Kimsenin öyle romantik hayalleri kalmadı.
Mesele güç.
Makyavel biraz daha yaşasa burada “Ben bunu yazmadım” diye dava açardı.
2023’te “bu seçim kaybedilir” diyenlere kızıldı.
Sonra EYT çıktı, ekonomi dağıldı; önce borç bırakılan SGK primleri, ardından yeni seçilen ana muhalefet belediyelerine operasyonlar geldi. Muhalefet de dönüp birbirini yemeye başladı.
Ama hâlâ herkes birbirine demokrasi dersi veriyor.
Türkiye’de siyasetçinin en sevdiği temizlik türü, başkasına sabun uzatmaktır.
Mesela insan gerçekten merak ediyor:
“Kemal Kılıçdaroğlu’nun seçim sonrası siyasi faaliyetlerinin finansmanı nedir?”
Ama Türkiye’de soru sormak artık cevap aramak için değil, fişlenme riskini ölçmek için yapılıyor.
Dünden bugüne bakınca insanın aklına şu geliyor:
Galiba bütün partiler “mutlak butlan” kapsamına alınmalı.
Muhterislerin şahıs şirketine dönmüş yapılar için oldukça uygun bir hukuki tanım olurdu.
Çünkü bu ülkede herkes birbirine ahlak anlatıyor ama kimse bankasını göstermiyor.
İşin en trajikomik tarafı ise şu:
Bu kadar hesap, operasyon ve manipülasyon arasında herkes hâlâ milleti aptal sanıyor.
Oysa toplum çoğu şeyi görüyor.
Sadece uzun zamandır adını koyamıyor.
Albert Camus’nün dediği gibi:
“İnsanlar sizin acınıza ancak öldüğünüzde inanır.”
Türkiye’de ise bazen ölmek bile yetmiyor.
Önce tarafını soruyorlar.