Sandık artık yalnızca dekoratif bir unsur olunca, asansör önlerinde farklı partilerden gelip aynı listelere yazılan insanlar sizi “demokrasinin güzelliği” diye karşılıyor.
Millet seçiyor, iktidar teslim alıyor.
Az gelişmiş ya da gelişmekte olan memleketlerde demokrasi zaten biraz transfer sezonuna benzer:
Forma değişir, slogan değişir, ama kulübün sahibi pek değişmez.
Halk ise bulamadığı huzuru akşam televizyon karşısında dizilerin içine saklıyor.
Çünkü gerçek hayat artık fazla yorucu.
Yeni sistemde trenin hiçbir kompartımanı boş bırakılmıyor.
Kimse dışarıda kalmıyor.
Yeter ki doğru vagona zamanında binsin.
Ne büyük konfor doğrusu…
Millet başka partilere oy veriyor, belediye başkanlarını başka listelerden seçiyor; sonra iktidar onları hiçbir siyasi bedel ödemeden kendi hanesine yazıyor.
Demokrasi artık sandıkta değil, transfer tahtasında ölçülüyor.
Çeyrek asırlık iktidarın dili artık daha özgüvenli:
“Sandıktan istediğim sonuç çıkmazsa çok üzülmem.
Nasıl olsa seçileni alır, kendi tekneme bindiririm.
Sizin oyunuz prosedürdür;
esas olan benim irademdir.”
Memleket ahlaki bir felç geçirirken, ana muhalefet hâlâ kulis dedikodularıyla, üç beş kişinin ego savaşlarıyla ve hatıra albümü tadındaki hikâyelerle meşgul.
Ülke dev bir siyaset laboratuvarına dönmüş durumda;
muhalefet ise hâlâ eski kongrelerin nostaljisinde.
Bir vekil düşünün:
Kendi partisinin listesinden Meclis’e giriyor, sonra başka partilerden gelenleri iktidarın genel merkezinde asansör önünde karşılıyor.
Sanki siyasi geçiş değil de “sadakat programına hoş geldiniz” etkinliği düzenleniyor.
Dün “parti parti geziyor” diye küçümsenenler, bugün aynı yolu yürürken buna artık “stratejik esneklik” diyor.
Dünün fırıldağı, bugünün devlet aklı oluveriyor.
Demek ki siyasette hafıza değil, pozisyon değişiyor.
Belki de insanın en kolay kandırdığı kişi yine kendisidir.
Kim bilir…
Belki bu düzenin içinde rol alanlar da yaptıkları şeyi artık “normal” sanıyordur.
Çünkü çıkarın sesi her dönemde aynıdır:
Önce kibar bir fısıltı gibi yaklaşır,
sonra sokak ağzıyla sırıtıp kendini ele verir:
“Çakaaal…”
Siyaset başka bir evrende dönüp dururken, halk hâlâ hayatın gerçek acılarıyla baş başa.
Osmanlı’da Enderun sistemi için işgal edilen bölgelerdeki Hristiyan ailelerin çocukları küçük yaşta devşirilirdi.
Sistem uzun süre güçlü görünürdü.
Sonra bir gün kendi ağırlığını taşıyamaz hâle geldi.
Türkiye’de de 80 öncesi ve sonrasında siyasi devşirmeler yaşandı.
Bugün ise bu trafik neredeyse açık ihale temposuna ulaşmış durumda.
Televizyon ekranlarında anlatılan gerekçe hep aynı:
“Herkes kendini kurtarmaya çalışıyor.”
İyi de…
Herkes yalnızca kendini kurtarıyorsa, yarın bu memleketi kim kurtaracak?
Demek ki sistem artık o kadar çok defo üretiyor ki, insanlar inandıkları yere değil, kendilerini en az batıracak sandıkları tekneye koşuyor.
İktidarın yanında duran yaptığıyla kalıyor, muhalif olan ise aynı safa geçince kurtulduğunu sanıyor.
Belli ki bu düzende fikirler değil, can yelekleri değişiyor.
Peki bu gemi…
Bu kadar yamaya rağmen daha ne kadar su almadan gidecek?