Ülkemizde artık darbeler tankla değil, dosya numarasıyla geliyor.

Palet sesi duymuyorsunuz.

Gece yarısı bildirisi yok.

Radyodan “Yurtta sulh…” diye başlayan tümceler yok.

Onun yerine karar metni geliyor.

Mühür geliyor.

Birileri çıkıp “Her şey hukuka uygun” diyor.

Ne kadar tanıdık bir tümce değil mi?

CHP’de yaşananlara bakıyorum da insanı ister istemez gülümsetiyor. Acı bir gülümseme bu.

Zira memlekette seçilmişlerin başına gelen her şeyin sonunda mutlaka bir “uygunluk” belgesi bulunuyor.

Delegeler seçiyor…

Örgüt iradesini ortaya koyuyor…

Sonra birileri diyor ki: “Siz seçtiniz ama biz başka türlü uygun gördük.”

Hikâyenin özeti budur.

Sekiz il başkanı görevden alınmış. Dün başkaları, yarın yenileri…

Sormak istiyorum. Bu kadar acele neyin telaşı?

Zira meşruiyet eksikse ilk gereksinim duyulan şey kontroldür.

Kontrolün en kolay yolu da örgütün sesini kısmaktır.

Eskiden kapıya mühür vururlardı.

Şimdi iradeye vuruyorlar.

Sonra da dönüp “bölücülük yapıyorsunuz” diyorlar.

Yavuz hırsız misali…

Evi başkasının üzerine geçirip ev sahibine “Sen niye huzuru bozuyorsun?” diye çıkışıyorlar.

Oysa ortada bölünen bir parti değil, meşruiyet duygusudur. Görevden alınan il başkanlarının çoğu sandıktan çıkmış insanlar. Mahallelerinde tanınan, çayını içtikleri kahveler olan insanlar. Arkalarında örgüt var.

Mahkeme kararının sağlayamadığı şey de tam burada başlıyor: toplumsal kabul. Siyaset yalnızca hukuk metni değildir. Eğer öyle olsaydı seçim yapmaya gerek kalmazdı. Hâkimler karar verir, vatandaş evinde otururdu.

Demokrasinin anlamı, insanın “Ben seçtim” diyebilmesidir. O tümcenin üzerine kaç mühür vurursanız vurun, vicdandaki mührü sökemezsiniz.

Birileri şimdi “Partiyi kurtarıyoruz” havasında dolaşıyor olabilir.

Tarih bu tümceyi çok duydu.

Ülkeyi kurtaranlar çıktı.

Demokrasiyi kurtaranlar çıktı.

Milleti kurtaranlar çıktı.

Sonra dönüp baktık; kurtarılan tek şey koltuk olmuş.

Özgür Özel’in “karpuz sapı” benzetmesi boşuna değil. Karpuzun en tatsız yeri sapıdır. Asıl lezzet içindedir.

Bugün mühür onların elinde olabilir.

Fakat örgütün büyük kısmı kendisini hâlâ karpuzun içinde görüyor.

Bu yüzden görevden alma listeleri uzadıkça sorun çözülmüyor, büyüyor.

Zira insanların aklına şu soru düşüyor: “Gerçekten güçlü olan bir yönetim, neden seçilmişleri tasfiye etme gereksinimi duyar?”

Güçlü olan ikna eder.

Zayıf olan görevden alır.

Güçlü olan örgütle konuşur.

Zayıf olan disiplin sopasını gösterir.

Unutulmaması gereken asıl gerçek: Demokrasi bazen sandıkta kazanılır; fakat meşruiyet her gün yeniden üretilir.

İnsanların gönlünde karşılığı olmayan hiçbir mühür uzun süre hüküm süremez. Bugün koridorlarda dolaşan kararlar yarın arşiv dosyası olur.

Oysa örgütlerin hafızası kolay silinmez. Zira seçilmiş iradeyi görevden almak olasıdır. Fakat o iradeyi ortaya çıkaran duyguyu görevden almak olası değildir.

Bu ülke çok darbe gördü.

Kimi tankla geldi, kimi kravatla.

Kimi emir komuta zinciriyle, kimi dosya numarasıyla.

Fakat sonunda hep aynı soru soruldu. Mührü kim bastı değil, halk o mührü kabul etti mi?

Görünen o ki…

Mührü darbeyle alanlar, iradeyi bir türlü alamıyorlar. Geçmiş olsun.