Ülkede bazen öyle şeyler oluyor ki, insan bazen tarih kitaplarını değil, muhasebe defterlerini okuma gereği duyuyor. Zira bazı olayların bedeli günlerle değil, yıllarla ölçülüyor.
15 Temmuz da onlardan biridir. O gece köprüde tank vardı, meydanlarda insanlar, ekranlarda “son dakika” yazıları geçiyordu. Herkes darbeyi konuşuyordu. Fakat asıl konu belki de şuydu, O tanklar oraya nasıl geldi?
Bir ağacın köklerini görmezden gelirseniz, ilk fırtınada neden devrildiğini anlayamazsınız.
Yıllarca aynı masada oturup birbirine “kardeşim” diyenler, devletin kapılarını sonuna kadar açanlar, sonra bir gece birbirine silah doğrulttu. Halk ise şaşkın bir hakem gibi tribünde kaldı. Maçın kurallarını yazanlar değişmişti ama faturayı ödeyen hep vatandaş oldu.
Dün birlikte yürüyenler, ertesi gün birbirini “en büyük tehdit” ilan etti. Siyasetteki değişime bakın, insan eski fotoğrafları görünce “Acaba bu albüm başka bir ülkeye mi ait?” diye düşünüyor.
Sonra ne oldu? Darbe girişimi bastırıldı. Millet sokaklara çıktı. Demokrasi adına büyük bir direniş yaşandı. Fakat ertesi sabah demokrasinin kendisi biraz sessizleşti. Zira olağanüstü hâl geldi. Ardından olağanüstü yetkiler… Sonra olağanüstünün olağanlaştığı bir döneme girildi.
Bir gece darbeye karşı nöbet tutan insanlar, birkaç yıl sonra “Bu kadar yetki normal mi?” diye sormaya başladı.
Ülkede darbeciler yeniliyor ama yetkiler büyüyorsa, vatandaş ister istemez şu soruyu soruyor. Darbe girişimi bastırıldı ama ardından kurulan düzen neden hâlâ tartışılıyor?
Üstelik kaybolan sadece bazı belgeler değildi. Soru işaretleri de kayboldu. Ya da kaybolmuş sayıldı. Araştırma komisyonları kuruldu, raporlar konuşuldu, sonra raporların kendisi konuşulmaz oldu. Bizde ne yazık ki bazen belgeler değil, hafıza arşivleniyor.
Bir başka ilginç olayı da mühürsüz oylarda yaşadık. Normalde mühür olmayınca zarf geçersiz sayılır. Fakat Türkiye’de bazen mühürsüz zarf geçerli, mühürlü itiraz geçersiz olabiliyor. Hukuk öğrencileri için zor bir sınav ama vatandaş için çok daha zor.
Bugün geriye dönüp bakınca 15 Temmuz’u yalnızca bir darbe girişimi olarak okumak eksik kalır. O gece aynı zamanda bir dönemin kapanışı ve başka bir dönemin açılışıydı. Bir ortaklığın sonu, daha merkezî bir yönetim anlayışının başlangıcı oldu.
Elbette darbeye karşı çıkmak demokratik bir görevdir. Fakat darbeye karşı çıkmakla, sonrasında ortaya çıkan her uygulamayı sorgusuz kabul etmek ise aynı şey değildir. Demokrasi sadece tankın önünde durmanın ötesinde gerektiğinde iktidara da hesap sorabilmektir.
Aslında asıl konu da budur. Zira ülkeler bazen darbelerle değil, darbelerin ardından oluşan alışkanlıklarla değişir. Tarih, en ağır faturaları çoğu zaman bir gecede değil, o geceden sonra susulan yıllarda keser.
On yıl geçti. Tankların sesi sustu. Oysa o gecenin açtığı tartışma hâlâ bitmedi. Demek ki konu sadece bir darbe değil, ülkenin hangi yöne gideceğine dair uzun bir hesaplaşmaymış.
Biz hâlâ o gecenin bedelini yaşamaya devam ediyoruz.