I. KÜL

Çocukluğumun köy evinde, büyükbabamla büyükannemin akşam serinliğinde fısıldaştığı o kadim sözü hatırlıyorum:

“Komşu komşunun külüne muhtaçtır.”

O günlerde kül, yardımlaşmanın, sıcaklığın, bir ocağın hâlâ tüttüğünün nişanesiydi. En yoksul günde bile uzatılan kor bir dostluk eliydi. Kül, bir evin nefes aldığını gösterirdi; ocak sönmemişse, içeride hâlâ bir hayat, hâlâ bir umut vardı.

Şimdi ise kül, başkası tarafından bilerek ve isteyerek karartılmış bir hayatın, kundaklanmış enkazların rengi.

Gözlerimin önünde tutuşturulan o evlerin ertesi güne nasıl birer kül yığını olarak uyandığını gördüğümde, çocuk aklım bu vahşetin ağırlığı altında ezilmişti. Zaman, dedemin dilinden düşmeyen o kutsal cümleleri kurtlar gibi kemirmiş, geriye sadece rüzgârda savrulan boşluklar bırakmıştı.

İşte tam o gün, iç dünyamın korunaklı yapısı büyüleyici gizemi bozuldu. Yanımdan hızla uzaklaşanların biraz ileride yerden göğe yükselen devasa bir nükleer mantarın içinde, görünmez bir toz bulutuna karıştığını gördüm. Hayatımız, tıpkı o nükleer mantar bulutu gibi, önce zehirli bir gri ve beyaz dumana bürünmüştü. Ruhumun evinde sıkıca kapatmaya çalıştığım ne kadar pencere varsa, o patlamanın basıncıyla camları paramparça olup odanın dört bir yanına saçıldı.

O an, o keskin cam kırıklarının yüreğime battığını, yaralarımın ömrümün sonuna kadar kabuk bağlamayacağını omuzlarımda henüz çocuk yükü taşıyorken bilmiyordum. Bu dehşet, yavaş yavaş içimi kemiren görünmez bir mantar gibi bütün ömrümü çürütecekti.

Büyüdükçe anladım ki insanlık, kendi elleriyle altın yumurtlayan tavuğu kesen açgözlü bir masal kahramanı gibiydi; bugünü kurtarırken geleceğin boynunu bizzat kendisi vuruyordu.

II. ADA

“Komşusu açken kendi tok yatan bizden değildir” diyen o şefkatli peygamber sözünü dilinden düşürmeyen dedem gibi, o sözler de çoktan yaşlanıp ölmüştü sanki. Bugün o hatırlatmayı yapmaya kalkışan biri olursa, kalabalıktan sadece hoyrat bir “Amaaan…” nidası yükseliyor, vicdanlar gürültüye boğuluyordu.

“İşçinin hakkını alnının teri kurumadan verin” öğüdünü veren o büyükbabamın sesi, sanki bu yeryüzü için söylenmemiş gibiydi.

Dedemin yaşına yaklaşırken şimdi televizyon ekranlarında başka bir manzaraya bakıyorum: Aylardır evine ekmek götüremeyen, hakları gasp edilen madenciler yollarda. Baş şehrin asfaltında, açlık sınırının altında yaşamaya mahkûm eden kanun sahiplerinden medet umuyorlar.

Eskiden “Medet ya Resulullah” diyenlerin dilleri, şimdi çaresizliğin en koyu suretiyle başkente yürüyen ayaklarına karışmış durumda.

Geçmişte bize ezberletilen vicdan tapınağı ile bugün içinde boğulduğumuz canhıraş gerçeklik arasına, artık kara ve dipsiz bir deniz girdi.

O eski, masum sözlerin ve erdemin yeşerdiği topraklar, arkamızda kalan küçük bir adaya dönüştü; biz ise meçhule doğru yol alan, pusulasını yitirmiş kül rengi bir gemide, her geçen gün biraz daha uzaklaşıyoruz.

O adanın toprağı, yağmur sonrası nasıl kokardı, hatırlıyor musun?

O kokuyu, depolayabilsem bir parfüm şişesine doldurur, her sabah bir damla boynuma sürer, bir ömür o kokunun peşinden giderdim. Ama ada uzakta, koku rüzgârda, ben ise gemideyim.

SÜRECEK