Hastayım; derdime ferasetten uzak düşünce tembelliği diyorlar.

Zihinden zihne savrulmuşsun sen. Rüzgârın önünde savrulmuşum ben...

Gözlerimiz hayalimizden başkasını görmeyince; çocuklar gibi çıkardık bahçeye. Merak içinde sorduk bakıcılara:

"Nereye gidiyoruz?" diye.

Bahçıvan, gözündeki yaşları saklayarak "Cennete" dedi, "Cennete!.."

Çocuktuk, saftık; parladı gözlerimiz.

Trenin tüm kompartımanları neşe içinde şarkılar söylemeye başladı.

Meğer o gün kulağımıza fısıldananlar, zamanın mutfağında pişmekte olan büyük bir felaketin fragmanıymış.

Yıllar evvel başkentin o taş sokaklarında fısıldanan o acı kehanet gibi:

"Su sayaçlarınızı okumak bahanesiyle kapınıza dayanacaklar, nefeslerinizi boğazlarınıza getirecekler."

Biz o kurgusal trenin güven vadeden vagonlarına kurulup, manzarayı izleyerek emniyette seyahat ettiğimizi sanan saf yolculardık.

Zaman çarkı döndü; o gün "kapıya su sayacına gelecekler" denilenler, bugün yasaların cilalı kalkanıyla kuşanarak meşruiyet tahtına kuruldu.

Yöneticilere dönüp de "Niye böyle bir hayal kırıklığı yaşattınız bize?" diye sorduğumuzda aldığımız yanıt, kibrin ve manipülasyonun en saf haliydi zaten:

"Hele bir sorun, niye yaptık? Niye sizi aç bıraktık, sizi yanılttık? Yoksa dininiz, ümmet elden gidecekti."

Belki de yarın, yurdun en mahrem kalesi savunma sanayiinin de başına geçirilecekler; "düşman" ve "terörist" kelimelerinin lügati onların kalemiyle yeniden yazılacak.

Maliye hazinesinin altın anahtarlarını ellerine alıp, kurucu liderlerin gölgesinde herkese meydan okuyacaklar. Şimdiden esintilerinin soğuğunu hissettirirlerken... Okyanus ötesinden Suriye çöllerine indirilen binlerce tonluk silahlardan çok daha keskin, çok daha derin bir gücü avuçlarına alacaklar.

Evimizdeki su sayacının tıkırtısından ibaret sandığımız o tehdit, bir anda dev bir sıçrayışla ekranları, kürsüleri ve altına attıkları o ağır imzalarla bütün bir ruhu teslim alacak.

Tren, vagonlarından çocukları indirdi; hep beraber sonsuza dek uyuyacağımız, cennet sandığımız odalarda buhar olduk. Çünkü ellerimiz kaldırılmasa o kadar çok kişi nasıl sığardı da duşlarda çabucak temizlenirdik? Acelemiz vardı, o gün de hepimizin...

Cesaret reaktörleri her şeyden hızlıydı; gerdeğe hazırlanan damat misali soktular herkesi içeri.

Oysa hiç ahlak ve düzey abidesi yurttaşlar olamadık, hiç birinci sınıf bir kompartımanda seyahat etmedik. Ama yine de özlemle anıyoruz o kara trenin yüzümüzün rengini değiştirip bizi eşitleyen halini.

Ağır bir sigara dumanı gibi yaşamımızın her yanına arsızca sinmiş olanların bizi getirdiği bu "cenneti", garanti süresi bittiğinden beri iade etmek istiyoruz.

Ve o gün geldiğinde; trenin en konforlu kompartımanında seyahat ettiğini zanneden o sessiz kalabalık, geride bıraktıkları yangına bakarak yeni bir yelkenli gemiye binecek. Anadolu’nun dumanlı dağlarına Akdeniz’in tuzlu maviliklerinden son kez el sallayacaklar; çünkü kaçış, artık geride kalanlar için tek sığınak olacak…

Belki de asıl mesele iade etmek değil; o kargacık burgacık biletleri yırtıp atabilmekte. Bahçıvanın boyalı makasıyla budanmış hayallerimizi, kendi ellerimizle yeniden söküp gün ışığına çıkarmakta.

Çünkü biliyoruz: Garanti süresi çoktan bitmiş o yalan cennetin rıhtımında, şimdi sadece paslı raylar ve susturulmuş düdükler var.

Biz ise hâlâ o kara trenin dumanına karışan, kirlenmemiş bir nefesin peşindeyiz.