Evlerinin camına astıkları siyah tüller, ampulün çiğ ışığını karanlığa mahkûm ederken milletin üzerine kâbus perdesi gibi indirildi.

Bu sarsıcı gerçek, bugün üzerinde yürüdüğümüz o ince, kaygan zeminde bütün kazalara davetiye çıkaracak şekilde parıldıyor.

İnsan, güneşin yerini cılız ve yapay bir ampulle doldurduğunda kendini aydınlıkta sanır; oysa o ışık, perdenin ardındaki kör karanlığı yalnızca daha keskin, daha tahammül üstü kılar. Ve maalesef o perdeleri her birimiz kendi ellerimizle astık.

10 Ağustos 2026. Takvimde sıradan bir Pazartesi mi? Yoksa tarihin yeniden tezgâha geldiği bir Kırmızı Pazartesi mi?

Bundan tam 106 yıl önce – 10 Ağustos 1920’de – imzalanan Sevr Antlaşması, bir imparatorluğun tasfiyesinin noter tasdikli ilamıydı. Bugün ise ülkenin üniter yapısının, tek millet ve tek kimlik şuurunun, ulusal bütünlüğünün sessiz ve derinden "Sevr’e doğru kayışını" konuşturan bir hakikat olarak önümüzde. Bu kayış bir günde olmadı; her gün biraz daha sıkılaştırılan düğümlerle, her gün çekilen o siyah perdelerle örüldü.

Korkuyla, kaygıyla, düşünmekten imtina ederek geçirdiğimiz her an, o kayışın hızına omuz verdi. Çünkü korku insanı çaresizliğe, çaresizlik ise en konforlu teslimiyete iter. Ve teslimiyet, ödenecek bedellerin en ağırını fısıldar. O faturayı ödememek adına gösterilen her cılız direnç, yükü biraz daha ağırlaştırdı. Yaşadığımız coğrafya bir savaş meydanı değil artık; ondan çok daha sinsi, çok daha sessiz bir erozyon alanı.

Bugün, müebbet hapse mahkûm edilmiş bir terör örgütü liderinin affına giden yolun ilk ve en kritik eşiği, iktidarın ve çoğunluk muhalefetinin ortak iradesiyle aralandı. Bu bir tesadüfün ürünü değildir; bu, perdenin ilk kez bilinçli olarak aralandığı andır.

Düne kadar "asla" denilen, "mümkün değil" kalkanıyla korunan kapılar, iki iradenin birleşmesiyle gıcırdadı. Kapı aralandığında içeriden neyin çıkacağını tam olarak kestiremiyoruz; ancak ampulün çiğ ışığı, o aralıktan sızan zifiri karanlığı gün yüzüne çıkarıyor. O karanlık, 1920’nin Sevr masasında çizilen o yırtık haritalar gibi, vatanın dört bir yanına sinsi bir sarmaşık gibi yayılıyor.

Sözde "uzlaşma" kisvesi altında sunulanlar, bazen en büyük ihanetlerin en zarif kılıfıdır. Fakat burada asıl tehlikeli olan ihanet değil; çok daha sinsi bir kavram:

"Normalleşme."

Bir terör liderinin meşrulaştırılması, yıllarca kanıyla, direnişiyle ve onuruyla bu toprakları vatan kılan bir milletin hafızasına vurulan en ağır darbedir. O darbe sadece bir şahsı değil, o şahsın temsil ettiği zihniyeti devletin merkezine taşır. Meşruiyet ise üniter yapının temellerine sızan su gibidir; önce damlar, sonra en muhkem duvarları bile çürüterek yıkar.

İşte tam bu noktada, yıllardır fark edemediğimiz o büyük yanılgıyla yüzleşmek zorundayız: Bu ülkenin en kronik sorunu, sorulara yanlış cevaplar vermesi değil; yanlış sorulara doğru cevaplar aramaya mahkûm olmasıydı.

Daima doğru cevabı bulma telaşındaydık ama sorunun kendisini asla sorgulamadık. Oysa bazı toplumlar yaşadığı trajedilerden bilgi üretirken, bazıları yalnızca hüzünlü hikâyeler üretmekle yetinirdi. Hangi toplum, kendi düşünce sisteminden daha ileri bir hayat kurabilirdi ki? Biz, tam da o düşünce sisteminin gerisinde kalmış bir hayatın faturasını ödüyoruz.

İnsanların ezici çoğunluğu hakikatin kendisinden değil, hakikatin doğuracağı sarsıcı sonuçlardan korkar. Oysa değişmeyen tek hakikat şudur: Düşünce biçimi değiştiğinde, ilişkilerin dengesi de kaçınılmaz olarak değişir.

Erdemli bir toplumun asıl gayesi, "Başıma iyi insanlar gelsin" duası etmek olamaz. Asıl ve nihai amaç: "Başıma iyi olmayan biri geldiğinde bile sistem bozulmasın" iradesini gösterebilmektir.

Çünkü devlet yönetimi yalnızca bugünü idare etme sanatı değil, henüz doğmamış nesillerin hakkını ve hukukunu koruyabilme ahlakıdır. Gerçek siyaset, bir sonraki seçimi değil, bir sonraki asrı tahayyül edebilmektir. Gelecek tahayyülünü rakamlara indirgeyip onları boş sloganlarla bezemek değil.

Bugün kimse, siyasetteki bu olağanüstü uyumun – iktidar ve çoğunluk muhalefetinin aynı kapıya omuz vermesinin – aslında ölümcül bir hastalığın semptomu olduğunu fark edemiyor.

Oysa muhalefetin asli görevi, başka bir geleceğin, başka bir ihtimalin mümkün olduğunu topluma haykırmaktır. İktidarların dümen suyuna girip kendi konfor alanları için yelken açtıklarını sanırken, evlatlarının ve torunlarının makûs kaderini mühürlediklerini göremiyorlar.

Şunu acı bir tecrübeyle anladık: Geçmişi yalnızca hamasetle hatırlayanların, o geçmişten sahici bir ders çıkarması asla mümkün değildir.

Konuşan toplumlar sorunlarını açığa çıkarır; korkan toplumlar ise halının altına süpürür.

Biz bugün, perdenin arkasındaki karanlığı konuşmaktan değil; o karanlıkla yüzleşmenin getireceği sarsıntıdan korktuğumuz için sessizliğe gömülüyoruz. Fakat sessizlik hiçbir şeyi saklamaz; yalnızca fırtınayı erteler.

Ve işte tarihin akışında bir damga: 10 Ağustos 2026. O gün takvimde belki sıradan bir Pazartesi olarak okunacak. Lakin tarih, o günü bir "Kırmızı Pazartesi" olarak yazacak; tıpkı 1920’de Sevr’in imzalandığı gün gibi, bir milletin kaderinin kalem ucuyla karartıldığı o kara gün gibi. Kırmızı, hem acı bir uyarının hem de dökülen kanın rengidir. Ve biz, o kırmızının sıcaklığını tenimizde hissetmeden, siyah perdelerimizi daha da sıkılaştırarak yaşamaya devam ediyoruz.

Korkuyoruz, evet. Lakin kaybetmemizin sebebi korkmamız değil, korkuya teslim olmamızdır. O kapı tamamen aralandığında, içeriden sadece bir lider değil; o liderin zihnindeki paramparça olmuş harita çıkacak. Ve o haritanın üzerinde, bugün gururla "tek millet" dediğimiz o kutsal kavram, bir kenara iliştirilmiş silinmeye hazır bir nottan ibaret kalacak.

O siyah perdeyi kendi ellerimizle asan bizleriz. Ama onu kökünden söküp alacak kudreti de, her şeyi kaybetmeden önce hâlâ vicdanımızda taşıyoruz.

Şimdi asıl soru şudur: O yapay ampulü söndürmeye, perdeyi yırtıp atmaya ve dışarıdaki o kavurucu, gerçek güneşe bakmaya cesaret edebilecek miyiz? Yoksa 10 Ağustos’u, tarihin acı bir tablosu olarak not edip unutulmaya mı terk edeceğiz?

Unutulmasın ki: En koyu perdeler, en parlak ampullerin ardına asılır. Ve o ışık, karanlığı asla gizlemez; yalnızca onu gözümüze sokar. Kırmızı Pazartesi dışarıdan gelen bir darbeyle değil, içerideki o çiğ ışığın, perdenin aralığından sızan kan rengiyle çalacaktır kapımızı.