Günümüz dünyasında siyasetin ve yönetme pratiklerinin geldiği noktaya baktığımızda, kadim bir sancının yeniden nüksettiğini görüyoruz:

İnsanı merkeze almayan, onu ilahi ve ahlaki değerlerden koparan her sistem, eninde sonunda kendi sonunu hazırlıyor.

Peki, tarih ve Doğu felsefesi bize neyi hatırlatıyor?

Yaratılanların en mütekamili, en yetkin olanı insandır.

Fârâbî’den İbn Haldun’a, Gazzâlî’den Doğu siyaset geleneğine kadar tüm büyük zihinler düşüncelerinin merkezine insanı yerleştirmiştir.

Ancak bu yerleştirme, bencil bir hümanizma değil; insanın ruhi, zihni ve toplumsal varlığını bir bütün olarak muhafaza etme gayretidir.

Fârâbî, meşhur el-Medînetü’l-Fâzıla (Erdemli Şehir) eserinde ideal devleti bir insan bedenine benzetir.

Bedenin varlığını sürdürebilmesi nasıl kalbe bağlıysa; toplumun sağlığı da aklı, hikmeti ve adaleti temsil eden erdemli yöneticiye bağlıdır.

Bedenin kalbi bozulursa, uzuvlar felce uğrar.

İbn Haldun ise bu beden analizini alıp tarihsel bir gerçekliğe oturtur.

İnsanı ve devleti ayakta tutan iki temel faktörü öne çıkarır:

Düşünen Akıl (El-Aklü’l-Müfekkirm) ve Asabiyet (Toplumsal Dayanışma Ruhu). İbn Haldun’a göre, yönetenler ve toplum ilahi ilkelerden uzaklaşıp nefsani arzulara, lükse ve gösterişe teslim olduğunda, devlet tıpkı biyolojik bir beden gibi yaşlanmaya ve çökmeye başlar.

Çünkü "Zulüm, medeniyeti yok eder."

Gazzâlî ise Kimyâ-yı Saâdet’te işin ruh haritasını çizer: İnsanın iç dünyasında akıl ile nefis sürekli savaş halindedir.

Kalbinin kimyasını nefsani hastalıklardan temizlemeyen bir insan, ne kendini yönetebilir ne de yönettiği topluma adalet getirebilir.

Asıl Çözümleme Nereden Başlamalı? İnsan mı, Yöneten mi?

Tam bu noktada önümüzde hayati bir soru beliriyor:

Sistemleri ayakta tutmak için çözümlenmesi ve terbiye edilmesi gereken asıl unsur 'İnsan' mıdır, yoksa 'Yöneten' mi?

Cevap, ikisini birbirinden ayırmayan köklü gelenekte saklıdır:

Mesele temelden 'İnsan' meselesidir; zira yöneten de o insanın içinden çıkan bir meyvedir.

Gazzâlî’nin vurguladığı gibi, kendi nefsiyle barışmamış, aklını ve vicdanını hırslarına esir etmiş bir insana makam verdiğinizde; makam onun yozlaşmasını engellemez, aksine o yozlaşmayı bütün bir topluma saçar.

İbn Haldun’un sosyolojik ifadesiyle, toplum kendi içindeki ahlakı ve insanı çürüttükçe, üzerine binen yönetim de o nispette adaletsizleşir ve narsistleşir.

Dolayısıyla çözümleme önce insanın ruhsal ve zihni terbiyesinden başlamalı, ardından gücü elinde tuttuğu için yozlaşmaya en yakın duran "Yönetenin" üzerine ahlaki ve ilahi denetim ağları örülmelidir.

"Hükümdar Attan Düşmez!": Makamın Ağır İmtihanı

Siyasetin, "Halka hizmet" iddiasıyla yola çıkıp "Hakka hizmeti" ve ilahi sorumluluk bilincini unuttuğu anlarda, yönetenler gücü kendi şahsi mülkleri sanmaya başlarlar.

Oysa Doğu geleneğinde devlet bir saltanat değil, ateşten bir gömlek ve ağır bir edep imtihanıdır.

Tarihimizin en sarsıcı sahnelerinden biri bu hakikati ne güzel özetler:

Henüz çocuk yaşta tahta geçen Şehzade Mehmed (Fatih), Haçlı tehlikesi karşısında babası II. Murad’a o meşhur tarihi çağrıyı yapar:

"Eğer padişah biz isek emrediyoruz, gelip ordunun başına geçiniz.

Yok eğer siz iseniz, gelip devletinizi müdafaa ediniz!"

Bu sözde, devlet sorumluluğunu kişisel heveslerin üstünde tutan muazzam bir akıl vardır.

Ancak hikaye burada bitmez. Baba II. Murad ordunun başına geçer.

II. Kosva Savaşı’nın en kızgın anında, genç Şehzade Mehmed heyecanla atını öne sürerken dengesini kaybedip attan düşer.

Babası Koca Murad, zaferin ve savaşın o hengamesinde oğlunun yanına gelerek unutulmaz o uyarda bulunur: "Hükümdar attan düşmez!"

Bu ikaz, sadece fiziki bir düşüşe verilmiş bir tepki değildir.

II. Murad, müstakbel Fatih’e ve çağlar ötesinden günümüz siyasilerine şu mesajı vermektedir:

Sen sıradan bir insan değilsin; taşıdığın makam, temsil ettiğin adalet ve arkandaki beden (toplum) senin duruşuna bağlıdır.

Hükümdar ne ruhen, ne ahlaken, ne de duruş olarak atından, yani erdeminden aşağı düşemez!

Eğer bir idareci "Hakka hizmet" bilincini ve ilahi sorumluluk duygusunu kaybetmişse, halka yaptığı hizmeti sadece bir güç devşirme, bir gösteriş aracına dönüştürmüşse; o hükümdar çoktan manen "attan düşmüş" demektir.

Machiavelli’nin Batı’da meşrulaştırdığı "gücü korumak için her yol mübahtır" anlayışının aksine;

Fârâbî’nin hikmeti, İbn Haldun’un adaleti ve Gazzâlî’nin nefs terbiyesi bize tek bir gerçeği fısıldar:

İnsanı ıslah etmeden yöneteni, yöneteni ise Hakka ve ahlaka ram etmeden devleti koruyamazsınız.

Hükümdarın attan düşmediği, aklın nefse galip geldiği ve hizmetin Hakka adandığı bir medeniyet tasavvuru, bugün her zamankinden daha acil bir ihtiyaçtır.