Memleketin üzerine çöken bu kurşun gibi siyasi sis bulutu içinde, her sabah yeni bir tartışmanın, yeni bir gerilimin ve yeni bir belirsizliğin içine uyanıyoruz.
Öyle bir iklim oluştu ki;
ne tüzük tartışmaları bitiyor,
ne sandık üzerindeki gölgeler dağılıyor,
ne de toplum geleceğe güvenle bakabiliyor…
Ama asıl dikkat çekmeyen şey başka:
Bu ülkede artık herkes kendi siyasi mahallesinden konuşuyor.
İktidara yakın olan kendi penceresinden, muhalefet kendi merkezinden, diğer siyasi yapılar kendi doğrularından ses yükseltiyor.
Herkes konuşuyor…
Ama toplumun gerçek sesi hâlâ ortada yok.
Çünkü bu ülkede artık avazı çıktığı kadar bağıran ama sesini kimseye duyuramayan devasa bir topluluk oluştu.
Sessiz…
Yorgun…
Bitkin…
Ve en acısı; umut etmeyi bile azaltmış bir toplum…
Her kesim kendi içinde aynı cümleyi fısıltıyla konuşuyor artık:
“Konuşsak ne değişecek…”
Çünkü insanlar yavaş yavaş şu duygunun içine sürükleniyor:
“Cemaat ne derse desin, imam bildiğini okuyor…”
İşte en tehlikeli kırılma da tam burada başlıyor.
Toplum yalnızca ekonomik olarak değil, psikolojik olarak da sistemden uzaklaşmaya başlıyor.
İnsanlar artık sesinin bir anlam üreteceğine, itirazın bir karşılık bulacağına, sandığın gerçekten bir şey değiştireceğine dair inancını kaybetmeye başlıyorsa; orada yalnızca siyasi değil, sosyolojik bir kırılma oluşur.
Görünen o ki toplumun her kesimi kendi haklılığını anlatmaya çalışırken, ortak akıl giderek daha fazla kayboluyor.
Kalan herkes, her ses, her renk süpürülüp atılsın anlayışı; yalnızca siyaseti değil, toplumsal huzuru da tüketiyor.
Oysa mesele bir tarafın kazanması değil, toplumun birlikte yaşayabilme iradesini kaybetmemesidir.
Toplum o hale geldi ki her kesimin zihninde benzer bir endişe dolaşıyor:
“Bizim gibi düşünmeyen herkes artık öteki mi sayılacak?”
Bakın etrafa; bu ülkede sıradan bir sabah mesaisi yerini belirsizliğe bırakmaya başladı.
Halkın iradesi, hukuki tartışmaların ve siyasi yorumların gölgesinde sürekli yeni tartışmaların merkezine taşınıyor.
Bu durum yalnızca siyaset kurumunu değil, toplumun adalet duygusunu da yıpratıyor.
Çünkü hukuk yalnızca mahkeme salonlarında değil; toplumun vicdanında da güven üretmek zorundadır.
İnsanlar artık yalnızca ekonomik kriz yaşamıyor.
Aynı zamanda güven krizini, gelecek kaygısını ve aidiyet yorgunluğunu da birlikte taşıyor.
Bayrama yaklaşırken bile insanların yüzündeki heyecanın yerini sessiz bir bekleyiş alıyorsa, bunun nedeni yalnızca hayat pahalılığı değildir.
Asıl mesele; toplumun giderek kendisini duyulmamış hissetmesidir.
İbn Haldun’un asırlar önce söylediği gibi; devletlerin ve toplumların ayakta kalabilmesi yalnızca güçle değil, ortak aidiyet ruhuyla mümkündür.
Ve bu aidiyet; ayrıştıran değil birleştiren, ötekileştiren değil ortak vicdan oluşturan bir Türk ve İslam irfanı üzerine inşa edilmelidir.
Çünkü bu toprakların mayasında; adalet, merhamet, hakkaniyet, dayanışma ve ortak yaşam kültürü vardır.
Eğer insanlar aynı ülkeye bakıp ortak bir gelecek hissedemiyorsa, aynı bayrağın altında kendisini güvende ve değerli hissedemiyorsa, orada yalnızca ekonomik değil, sosyolojik bir çözülme başlamış demektir.
Bugün yaşanan tam olarak budur.
İnsanlar artık sadece geçinememekten yorulmuyor; sürekli gerilimden, sürekli saf tutmaya zorlanmaktan ve sürekli birbirini suçlayan dilden de yoruluyor.
Ve bu yüzden artık yeni bir toplumsal hakikatin yüksek sesle konuşulması gerekiyor.
Toplumun önemli bir bölümü kendisini klasik siyasal aidiyetlerden soyutlamaya başlamıştır.
Ne körü körüne bağlılık istiyor insanlar, ne de sürekli çatışma üreten bir siyaset dili.
İnsanlar artık huzur istiyor.
Sükûnet istiyor.
Adaletin herkese eşit uygulandığı bir düzen istiyor.
Çocuklarının geleceğinden korkmadan yaşayabilecekleri bir ülke istiyor.
Belki de siyasetin yeniden tam bu merkezden kurulması gerekiyor.
Çünkü huzur; bir partinin diğerine üstün gelmesinde değil, toplumun ortak akılda buluşabilmesindedir.
Bugün hem iktidarın, hem muhalefetin, hem de tüm siyasi yapıların kendisine şu soruyu samimiyetle sorması gerekiyor:
Biz toplumu gerçekten ortak bir geleceğe mi taşıyoruz, yoksa aynı toplumun insanlarını giderek birbirinden uzaklaştırıyor muyuz?
Çünkü devlet yönetimi yalnızca güç yönetimi değildir.
Toplum psikolojisini, sosyolojiyi, adalet hissini ve ortak vicdanı yönetebilme sanatıdır.
İbn Haldun’un işaret ettiği gibi; adaletin zayıfladığı, ortak aidiyetin parçalandığı toplumlarda dış görünüşte güç büyüse bile içeriden çözülme başlar.
Bugün belki de en büyük ihtiyaç; bağıranların değil, düşünenlerin çoğalmasıdır.
Ve artık bazı Pandora kutularının açılması kaçınılmazdır.
Toplumun gerçek sorunlarını, gençlerin umutsuzluğunu, ekonominin ruhlarda açtığı yorgunluğu, siyasetin kutuplaştırıcı dilini, ahlaki aşınmayı ve giderek kaybolan adalet duygusunu açık açık konuşmak zorundayız.
Çünkü bugün toplumun en derin yaralarından biri de fırsat eşitliğinin kaybolmasıdır.
Liyakatin geri plana itildiği, emeğin karşılığını bulmakta zorlandığı bir düzende insanlar yalnızca ekonomik olarak değil, vicdani olarak da yıpranır.
Vergide adalet duygusunun zedelenmesi, dar gelirlinin yükünün ağırlaşırken büyük sermayenin farklı imkanlarla korunabildiği düşüncesi, toplumdaki güven duygusunu daha da aşındırmaktadır.
Çünkü adalet yalnızca mahkeme salonlarında değil; sofrada, pazarda, iş hayatında ve vergi sisteminde de hissedilmelidir.
Bir toplumda gençler çalışarak yükselebileceğine inanmayı bırakıyorsa, insanlar hakkaniyet duygusunu kaybediyorsa ve ahlaki erozyon sıradanlaşmaya başlıyorsa; orada yalnızca ekonomik değil, medeniyet krizinin işaretleri görülmeye başlanır.
Bu yüzden bugün ihtiyaç duyulan şey; daha fazla kutuplaşma değil, daha fazla sağduyudur.
Çünkü bir ülkeyi ayakta tutan şey korku değil; adalet duygusu, fırsat eşitliği ve ortak gelecek inancıdır.