Torunum Ecenaz bir akşam, bir arkadaşının yakınının elim bir rahatsızlığa yakalandığını ve bunun için “Ya Şâfî, Ya Kâfî, Ya Muâfî, Ya Allah” tesbihatını yetmiş bin kez okumaya karar verdiklerini anlattı.

Tesbihatı aralarında paylaştırmışlardı. Ecenaz bin, ben bin, eşim bin ve annesi beş yüz adet okumayı üstlendik.

Bazen insanın zihninde uzun bir düşünce yolculuğu böyle küçük bir cümleyle başlar.

O akşam fark ettim ki çoğu zaman dilimize yerleşmiş bazı sözlerin ne kadar derin bir anlam taşıdığını yeterince düşünmeyiz. “Ya Şâfî, Ya Kâfî, Ya Muâfî, Ya Allah” tesbihatı da bunlardan biridir. Anadolu’nun derviş mekteplerinde nesilden nesile aktarılan bu dört kelime, aslında insan hayatının dört büyük ihtiyacını anlatır.

İnsan önce şifa arar.

Çünkü kalp de beden gibi yaralanır. Hayatın kırgınlıkları, öfke, hırs, kıskançlık ve hayal kırıklıkları kalbin görünmeyen yaralarıdır. Bu yüzden dervişler “Ya Şâfî” derken yalnızca beden için değil, kalbin de iyileşmesini ister.

Sonra insanın en büyük kaygısı ortaya çıkar: geçim ve gelecek korkusu. Hayatın belirsizliği insanı sürekli bir endişe içinde tutar.

İşte burada ikinci kelime söylenir: “Ya Kâfî.” Yani “Allah bana yeter.” Bu söz insanın dünyaya aşırı tutunmasını yavaşça çözer. Çünkü insanın en büyük yorgunluğu her şeyi kontrol edebileceğini sanmasından doğar.

Üçüncü kelime “Ya Muâfî”dir. Afiyet istemek… Afiyet yalnızca hastalıksız olmak değildir. Afiyet, insanın felaketlerden korunması, kalbin huzur içinde kalması ve imanının sarsılmaması demektir.

Sonunda ise bütün sözler tek bir isimde birleşir: “Ya Allah.” Çünkü şifa da O’ndandır, yeterlilik de O’ndandır, koruyan da O’dur.

Tasavvuf büyükleri bu zikrin anlamını anlatırken çok güzel bir cümle kurarlar: “İnsan zikre başlar ama bir süre sonra zikir insana başlar.” Yani insan Allah’ı andığını zannederken bir noktadan sonra şunu fark eder: Kendisini o zikre yönelten şey aslında Allah’ın çağrısıdır.

Anadolu’da anlatılan bir kıssa bu hakikati çok güzel ifade eder.

Rivayete göre Yunus Emre bir gün huzursuz bir kalple bir dergâhın kapısına gelir. İçinde tarif edemediği bir sıkıntı vardır. Kapıdaki derviş ona sorar: “Ne ararsın?” Yunus cevap verir: “Derman ararım.”

Derviş ona şu zikri öğretir: “Ya Şâfî, Ya Kâfî, Ya Muâfî, Ya Allah.” Yunus günlerce bu zikri tekrar eder. İlk başta sadece dili söyler. Zihni hâlâ karışıktır. Ama zaman geçtikçe kalbi yumuşamaya başlar. Hırsı azalır, korkusu hafifler.

Bir gün dergâhın şeyhi ona şöyle der: “Yunus, artık zikri bırak.” Yunus şaşırır. Çünkü tam huzur bulmaya başlamıştır. Şeyh gülümser ve şöyle der: “Evlat, sen zikre başlamıştın. Ama şimdi zikir sana başladı.”

Belki de Anadolu irfanının en büyük sırrı bu cümlenin içinde saklıdır.

Bugünün insanı daha çok bilgiye, daha çok teknolojiye ve daha çok imkâna sahip. Ama buna rağmen huzur arayışı hiç olmadığı kadar büyümüş durumda. Çünkü modern hayat insana sürekli şu fikri telkin eder: Her şeyi sen yapmalısın. Her şeyi sen kontrol etmelisin. Her şeyi sen başarmalısın.

Oysa insan her şeyi taşıyabilecek bir varlık değildir. Anadolu irfanı bu gerçeği çok daha sade bir şekilde anlatır: İnsan dünyayı taşımaz. İnsan sadece yolcudur.

Belki de bu yüzden insan bazen bir zikirle, bazen bir dua ile, bazen de bir kelimeyle iç dünyasında yavaş yavaş dönüşür.

Ve insan bir gün şunu fark eder: Derman ararken aslında çağrıldığını… Şifa ararken aslında görülmüş olduğunu… Ve zikri kendisinin başlatmadığını.

Belki de bütün hikâye şu cümlede gizlidir:

Kul zikre başlar ama sonunda zikir kula başlar.