17 Ağustos'un üzerinden yıllar geçmiş olabilir. Ancak bazı acıların üzerinden zaman geçmesi, onları daha az hatırlamamız gerektiği anlamına gelmiyor. Geçtiğimiz hafta başında 17 Ağustos yeniden gündemin önemli başlıklarından biri oldu.
Deprem gerçeğini bir kez daha konuştuk, kaybettiklerimizi andık, hazırlıklı olmanın önemini yeniden hatırladık. Belki de tam bu nedenle, bir kez daha hatırlamak gerekiyor. Çünkü afetlere karşı bilinç, yalnızca yıl dönümlerinde değil, hayatımızın her döneminde diri tutulması gereken bir sorumluluk.
Bazı tarihler vardır, takvim yaprağından çok daha fazlasını ifade eder. 17 Ağustos da onlardan biri. Üzerinden yıllar geçse de o geceyi, yaşananları ve geride bıraktığı acıları hatırlamak; yalnızca geçmişe bakmak anlamına gelmiyor. Aynı zamanda geleceğe karşı sorumluluğumuzu da hatırlatıyor.
Depremi yalnızca olduğunda konuşuyoruz. Televizyonlarda görüntüler yayınlanıyor, sosyal medyada mesajlar paylaşılıyor, hayatını kaybedenler anılıyor. Birkaç gün sonra ise gündelik hayatın telaşı yeniden başlıyor. Oysa afetler, bizim gündemimizden çıktığında ortadan kalkmıyor.
Tam da burada “unutmamak” ile “hazırlıklı olmak” arasındaki fark ortaya çıkıyor.
Bir depremi anmak kolay. Asıl zor olan, deprem olmadan önce kendimize şu soruyu sormak: Ben hazır mıyım?
Evimizde bir afet çantası var mı? Ailemizle bir afet anında nerede buluşacağımızı konuştuk mu? İlk yardım konusunda temel bir bilgimiz var mı? Yaşadığımız binanın güvenliği hakkında gerçekten bilgi sahibi miyiz? Telefonlarımızda acil durumlarda ulaşabileceğimiz kişilerin bilgileri kayıtlı mı?
Bunlar kulağa küçük ayrıntılar gibi gelebilir. Fakat afet anında küçük görünen hazırlıkların ne kadar büyük farklar yaratabileceğini biliyoruz.
Benim için doğayla vakit geçirmek de bu yüzden yalnızca yürümek, kamp yapmak veya güzel manzaralar görmekten ibaret değil. Doğanın içinde zaman geçirdikçe, onun ne kadar güçlü olduğunu ve bizim de ona karşı ne kadar hazırlıklı olmamız gerektiğini daha iyi anlıyoruz.
Bir dağ yürüyüşünde yön bulmayı öğrenmek, kampta temel ihtiyaçları yönetebilmek, hava koşullarını takip etmek, ilk yardım bilmek ya da bir afet anında doğru davranışı öğrenmek; bunların hepsi aslında aynı düşüncenin parçaları.
Hazırlıklı olmak.
Bazen bu hazırlık, evde bir afet çantası bulundurmak kadar basit bir yerden başlıyor. Bazen ise ilk yardım öğrenmek, afet anında nasıl davranacağımızı bilmek ya da bir başkasına yardım edebilecek bilgi ve beceriyi kazanmakla devam ediyor.
AFAD gönüllülüğü de benim için bunun önemli bir parçası. Gönüllülük, yalnızca bir afet olduğunda yardım etmeye çalışmak değil; afet olmadan önce öğrenmek, eğitim almak, kendini geliştirmek ve ihtiyaç anında doğru şekilde destek olabilecek hale gelmek demek.
Çünkü afet anında iyi niyet tek başına yeterli değil. Bilgi, hazırlık ve doğru müdahale de gerekiyor.
Bu yüzden gönüllülüğü yalnızca bir görev değil, topluma karşı bir sorumluluk olarak görüyorum. Her birimizin uzman olması gerekmiyor; ama hepimizin, en azından kendimiz ve çevremiz için ne yapabileceğimizi bilmesi gerekiyor.
17 Ağustos'u anarken belki de kendimize sorabileceğimiz en anlamlı soru bu: Bir daha böyle bir gece yaşanmasın diye ne yapıyoruz?
Depremi durduramaya biliriz. Fakat risklerimizi azaltabilir, kendimizi ve sevdiklerimizi hazırlayabilir, doğru davranışları öğrenebilir ve yaşadığımız toplumun afetlere karşı dayanıklılığını artırabiliriz.
Unutmak yalnızca hatırlamamak değildir. Bazen hatırlayıp hiçbir şey yapmamaktır.
Bu yüzden 17 Ağustos'u yalnızca bir anma günü olarak değil, kendimize küçük de olsa bir sorumluluk yüklediğimiz bir gün olarak görmek gerekiyor.
Bir eğitim almak, bir afet çantası hazırlamak, ailemizle konuşmak, ilk yardım öğrenmek, gönüllü olmak...
Belki çok küçük adımlar.
Ama büyük felaketlerin karşısında, toplumları ayakta tutan şey çoğu zaman bu küçük hazırlıkların toplamıdır.
Bu haftanın benim için bir başka güzel tarafı da ailemizden gelen güzel bir haber oldu. Kuzenim Furkan ile Bengisu, hayatlarını birleştirdi.
Onların mutluluğuna şahit olmak, bütün bu yoğun tempo içinde insana iyi gelen, yüzünü güldüren anlardan biri oldu.
Furkan ve Bengisu'ya bir ömür boyu sağlık, huzur, sevgi ve mutluluk diliyorum.
Yolları hep güzel, yuvaları hep huzurlu olsun. Bir ömür boyu mutluluklar kuzenim.