Ekonomi denilen hassas makineyi çalıştırmak için ellerinde tek bir alet var gibi: çekiç. Nereye vuracaklarını bilmeden, işçiye, memura, emekliye vuruyorlar. Oysa bu makinenin tamiri, önce teşhisi doğru koymaktan, yani neşteri doğru yere vurmaktan geçer. Ama ne yazık ki, uzun yıllardır aynı acemi nalbant misali, derdin kaynağını bulamadan oradan oraya savruluyoruz. Eğer biri çıkıp tüm bu sorunları beş ayda çözerse, bilin ki bu mucize değil; ömrünü bu işe adamış olmanın, tecrübenin ve liyakatin sonucudur.
Fakat işin acı tarafı, iktidara bu günlere getirdiği için teşekkür etseniz de, yorgunluktan bahsetseniz de, hatta “bırakın gitsin” deseniz de ses seda yok. Çünkü derin meseleler, amigoların alkışıyla ya da yapay tezahüratlarla çözülmüyor. Asıl çözüm, can acıtan konulara neşter atmaktan geçer. Bunu öğrenmezsek, çekiç darbeleri eksik olmayacak kafamızda.
Ancak asıl mesele sadece ekonomi değil. Bu günlere nasıl geldiğimizin hikâyesi çok daha derin. Ve işte tam bu noktada, neşterin vurulması gereken yer apaçık ortada: Yüksekova.
Bir an duraklayıp soralım: Yeni çerçeve anayasa ile terör örgütü lideri üzerinden terörü bitirme ve bölgede huzuru sağlama iddiasıyla yola çıkılan bu proje, şimdi hangi virajda? “Ortak Vatan” dediler, huzur dediler, silah bırakma dediler. Ama geldiğimiz noktaya bakar mısınız? Bazı şeyler çok erken başlamadı mı? Sarımsağın gelin olma süreci bile daha uzun sürer. Oysa burada her şey o kadar hızlı akıyor ki, toplumun psikolojik zamanına bile sığmıyor. Bu hız, samimiyetsizliğin en açık itirafıdır.
Gelelim asıl çelişkiye: Yüksekova, bu devletin sınırları içinde bir ilçe, değil mi? Peki orada, Türkiye Cumhuriyeti adına görev yaptığını söyleyen, maaş alan yöneticiler ve güvenlik güçleri var. Varlar ama ne yapıyorlar? Orada devletin güvenlik ve asayişinden sorumlu onca kurum varken, meydanda Türk bayrağı yoksa başka bir iradenin bayrakları dalgalanıyorsa, bu nasıl bir yönetim anlayışıdır? Orası devletin sınırları içinde bir ilçe ve orada devletin kendisi yok. Ne acı.
Tüm bunlar varken, bari yalandan yere olsun, ilaç için, biraz daha Anadolu’yu sakinleştirmek için bir tane Türk bayrağı çekilmiyor mu? O meydanda Türk bayrağı yoksa sizler niçin orada varsınız? Maaşınızı hangi devletten alıyorsunuz? Bu sorunun cevabını veremiyorsanız, zaten cevabı vermişsiniz demektir.
Ve işin can alıcı noktası: Ankara’da terör gazileri yerlerde süründürülürken, PKK katilleri serbest bırakılmaya hazırlanıyor. Amiraller, düşünen insanlar hapse atılırken, bir bakan mı emir veriyor ilin en üst makamına? “Görmezden gel.” Ne mi görmezden geliniyor? Türk bayrağı görmezden geliniyor! Peki ya başka neler görmezden geliniyor? Muhalif belediyelerin yolsuzlukları, cemaatlerin mali konuları denilerek yapılan operasyonlar ortadayken; terör örgütünün uyuşturucu kaçakçıları, organ kaçakçıları kendi mahallelerinde kol gezerken neden aynı hassasiyet gösterilmiyor? Adaleti ve ortak vatanı bu mu kuracak? Teröristlere serbestlik, gazilere sefillik mi adalet?
Bu süreç, emperyalizmin yarım asırlık rüyasının ta kendisi. Henry Kissinger’ın İstanbul Hilton’daki kahvaltı masasında “savaşmadan toprak kazandırma” vaadi ile bugün “Ortak Vatan” masasında sunulanlar arasında ne fark var? O gün de “önce genişlet, sonra parçala” taktiği vardı; bugün de. Yugoslavya senaryosu hâlâ masada. Ama bu kez devletin kendi sınırları içinde, kendi bayrağının dalgalanmadığı bir ilçede bu senaryo prova ediliyor.
Thomas Barrack’ın ifadeleriyle İran, Irak, Suriye ve Türkiye Kürtlerini tek devlette buluşturma hayali, işte bu “görmezden gelme” politikasıyla besleniyor. Önce “Türkiyeli” tanımıyla kimliğimizi sulandıracaklar, sonra Anayasa’dan “Türk” kelimesini çıkaracaklar, sonra da bize “federasyon” dayatacaklar. Bu oyunu görmemek için kör olmak gerek.
Rahmetli Süleyman Demirel’in anlattığı o meşhur kahvaltıyı hatırlayalım. Kissinger, dönemin başbakanına, “Size hiç savaşmadan toprak kazandırmayı planlıyoruz” der. Başbakan ise yerinde ve cesur bir soru sorar: “Peki bu bağlayacağınız devletçikler yarın ayrılmak isterse ne kadar toprak götürür?” Bu soru üzerine toplantı öfkeyle sona erer. Demirel, bu anıyı “Kendi kahvaltı masamızdan kovulduk” diyerek özetlemişti. İşte o gün sorulan sorunun aynısını bugün neden sormuyoruz? Çünkü o soruyu soracak cesaret, liyakat ve vizyon yerini “görmezden gelmeye” bıraktı.
Fare bile yuvasının önüne konan peynire “benim olsun” demez. Çünkü yolun kısa, ödülün büyük ve zahmetsiz olduğu yerde tuzak vardır. Peki biz, bu tuzakları görmezden gelerek nereye varacağız?
Unutmayalım: Siyasal zaman hızlıdır, ekonomik zaman daha da hızlıdır. Ama psikolojik zaman yavaştır ve bir milletin hafızası asla tamamen silinmez. Bugün meydanda bayrak yok diye sessiz kalanlar, yarın tarih karşısında sustuklarının bedelini öderler. O meydanda Türk bayrağı yoksa orada görev yapan herkes, aslında kendi varlığını inkâr ediyordur.
Devletini, bayrağını ve milletini yok sayarak hiçbir “ortak vatan” inşa edilemez. Önce bayrağı dalgalandırın, sonra huzurdan bahsedin. Önce gaziyi onurlandırın, sonra teröristi serbest bırakmanın adalet olduğunu savunun. Ve unutmayın: Bir millet, kendi bayrağının olmadığı yerde, kendi devleti de yok demektir.
Neşter vurulmazsa, bayrak dalgalanmaz. Ekonomi düzelmezse, huzur gelmez. Ama en önemlisi, kimliğimizi, bayrağımızı ve vatanımızı korumazsak, ne ekonomimiz kalır ne de başka bir şey. Bu yol, çıkmaz sokaktır. Uyanmaya ne kadar var?