Geleceğe dair sarsılmaz bir inancımız var; sanki yarın, bugünün zorunlu bir ödülüymüş gibi… Bu inanç, ruhumuzu ayakta tutan o tuhaf, o müphem koltuk değneğimiz.
Oysa geleceğe doğru attığımız her adımda, aslında sırtımızı geçmişin tozlu, yorgun ve çarpıtılmış hatıralarına dayıyoruz.
“Geçmişin bilgeliğiyle yarını inşa edeceğiz” cümlesi, ağızlarda dolaşan en büyük tuzaktır. Çünkü insan, geçmişe ihtiyaç duyduğu kadar bakar; onu olduğu gibi değil, o anki yaralarına merhem olacak biçimde hatırlar. Bu, hafızanın değil, çaresizliğin bir hastalığıdır.
Peki, bu kolektif körlük tam olarak nerede başlar?
Herkesin kendisini "kalabalığın dışındakilerden biri" sandığı o yanılsama noktasında.
Oysa kalabalığın yüzü yoktur; kalabalık, tek bir devasa gövdeden ibaret, renksiz bir yığındır. İnsanların ise yüzleri vardır; çizgileri, hikâyeleri ve dertleri…
Kalabalıkta yüzler silinir, çünkü orada bakışlar birbirine değil, aynı "vaat edilmiş yöne" sabitlenmiştir. Birey, o anaforun içinde benliğini terk eder ve sürünün ritmiyle atan tek bir kalbe dönüşür.
Tarih, kalabalıkların değil, o kalabalığın içinde eriyip gitmemeyi başarmış, kendi sesinin gürültüsünde kaybolmayan "yüzlerin" mücadelesidir.
Zaman; geçmiş, bugün ve gelecekten müteşekkil tek bir nehir akışı değil midir?
Biz ise bugünle yüzleşmekten korktuğumuz için sürekli geçmişin bayat hikayelerini ısıtıp önümüze koyuyoruz. Bugün, geçmişin tüm günahlarını ve yarım kalmışlıklarını bir ayna gibi yüzümüze vuruyor.
İnsan, yıllarca başkalarının sesleriyle konuşmayı sürdürdükten sonra, kendi fısıltısını nasıl işitebilir? Gürültü susmuyor. Hele ki alkışın o sağır edici uğultusu…
Hükümdarların ve onları takip edenlerin en büyük yanılgısı, halkın arzuladığı şeyle, halkın gerçek ihtiyacını aynı sanmalarıdır. Alkış, bu ikisi arasındaki uçurumu kapatır; lideri zehirler, halkı ise uyuşturur.
Halkın istediği ekmektir belki, ama ihtiyacı olan şey o ekmeğin peşindeki onurlu hikâyedir. İnsanlar, sadece açken değil, anlamsızlığa terk edildiklerinde de "hikâyesizliği" yutmak zorunda bırakılırlar. Bu, umutsuzluğun en dramatik, en sessiz teslimiyetidir.
Bir genç, hekimin karşısında hayatın sırrını çözmüştü:
"İnsan, geleceği göremediği için korkmuyor doktor; başkalarının geleceğini kendi geleceği sanınca korkuyor. Babamın, annemin, toplumun..."
İşte düğüm burada çözülüyor: Gelecek korkusu, başkalarının yarım kalmışlıklarına ortak olmaktan doğar. İnsan, kendi geleceğini inşa etmek için önce başkalarının gürültüsünü susturmak zorundadır.
Belki de halkın aradığı, bir kurtarıcı değil; bir aynadır.
Şöyle diyecek bir lider: "Eğer ben sadece bana inananları kurtaracaksam, sizi özgürleştirmeye değil, kendi meşruiyetimin duvarlarını örmeye gelmişim demektir."
Gerçek liderlik, taraftar toplamak değil, insanı kendi ayakları üzerinde durmaya mecbur bırakacak cesareti aşılamaktır.
Geçmiş herkesi tanır; ama gelecek, yalnızca onu inşa edecek cesareti bulanları hatırlar.
Eğer geçmişin gölgesinde serinlemeye devam edersek, gelecek bizi tanımaz; bizi yutar. Gerçek gelecek, nostaljinin yükünden arınmış, bugünün yakıcı sorularına cesurca "buradayım" diyebilen bireylerin ellerinde yükselir.
Hastalığımız, kalabalığın içinde kaybolmak; iyileşmemiz ise kendi yüzümüze, o tek ve benzersiz aynaya bakmaktır. Çünkü tarih, kalabalıkların alkışıyla değil, bireyin sessizliğinde saklı o büyük kararla yazılır.