Tarih sadece geçmişte yaşananları anlatmaz. Bazen bugünü anlamanın anahtarını da geçmişin derinliklerinde saklar.

Bazı tarihler takvim yaprağından ibaret değildir. Bazı antlaşmalar sadece kâğıt üzerinde kalmaz. Bazı siyasal hesaplar yüzyıl geçse de bütünüyle kapanmaz.

30 Ekim 1918’de Mondros Ateşkes Antlaşması imzalandığında Osmanlı Devleti artık savaşın yenik tarafıydı. Arkasından Sevr geldi.

10 Ağustos 1920’de imzalanan Sevr, yalnızca Osmanlı topraklarını paylaşmayı öngören bir antlaşma değildi. Devletin siyasal bütünlüğünü zayıflatan, egemenliğini sınırlayan ve Anadolu’nun geleceğini başkalarının iradesine bırakan bir düzen tasarımıydı.

Yalnız Sevr’in hesaba katmadığı bir irade vardı. Anadolu halkının kendi geleceğine kendisinin karar verme iradesi. Mustafa Kemal ve arkadaşlarının öncülüğündeki Ulusal Mücadele işte bu iradenin tarih sahnesine çıkışıdır.

Sevr kâğıt üzerinde kaldı. Zira Ankara, milletin geleceğini başka devletlerin masasında bırakmadı. 24 Temmuz 1923’te Lozan imzalandığında yalnızca bir savaşın sonucu tescil edilmedi.

Yeni Türk devletinin egemenliği kabul edildi. Bu nedenle Lozan’ı yalnızca bir barış antlaşması olarak görmek yetersizdir.

Lozan, Sevr’e verilmiş tarihsel bir yanıttır. Aradan bir yüzyıldan fazla zaman geçti. Bugün Türkiye yeniden önemli bir eşikten geçiyor.

Terörsüz Türkiye” sürecinin hukuki çerçevesini oluşturan yasa, 10 Ağustos 2026’da TBMM’de kabul edildi; düzenleme, PKK/KCK’nın silah bırakması ve örgütsel varlığının sona ermesini hukuki sonuçların temel koşulu olarak belirliyor.

Terörün sona ermesi elbette Türkiye’nin ortak dileğidir. Silahların susması, kanın durması, çocukların ölmemesi, anaların ağlamaması herkesin isteğidir. Ne var ki asıl soru bundan sonradır.

Terörün bitmesiyle birlikte Türkiye nasıl bir siyasal ve hukuksal düzene yürüyecektir? Zira mesele yalnızca silahların bırakılması değildir. Mesele, silahların sustuğu günün ardından hangi yurttaşlık anlayışının, hangi devlet anlayışının ve hangi ortak geleceğin kurulacağıdır.

Kimlik, dil, kültür ve inanç özgürce yaşamalı. Ne var ki kimlikler yurttaşlığın yerine geçmemelidir. Cumhuriyetin özü, farklılıkları ortak hukuk ve eşit yurttaşlık temelinde buluşturmaktır.

Lozan’ın azınlıkların korunmasına ilişkin 37-45. maddeleri de bu çerçevede okunmalıdır. Türkiye, yurttaşlarının yasa önünde eşitliğini ve özellikle din, dil, soy ve inanç ayrımcılığı yapılmamasını güvence altına alan hükümleri kabul etmiştir.

Buradaki temel kavram ortak yurttaşlık. Zira bir devletin asıl gücü, içindeki farklılıkları yok saymaktan değil, ortak hukuk içinde bir arada tutabilmekten gelir.

Sevr'in bugün yeniden anımsanmasının nedeni, “bugün Sevr uygulanıyor” demek değildir. Bu, gerek tarihsel gerekse siyasal bakımdan kolaycı bir benzetme olur. Asıl konu daha derindir. Sevr'in bazı hükümleri, özellikle Kürtlerin çoğunlukta bulunduğu bölgeler için özerklik ve ilerleyen aşamada bağımsızlığa giden bir yol öngörüyordu. Bu hükümler, dönemin büyük devletlerinin belirleyici olduğu bir siyasal düzen tasarımıydı.

Lozan ise bu düzenin reddidir. Türkiye'nin egemenliğini ve toprak bütünlüğünü esas alan yeni bir devlet düzeni uluslararası hukukta yerini aldı. Bu nedenle “Lozan” tartışılırken yalnızca bir antlaşma tartışılmıyor. Aslında 1923'te kurulmuş siyasal düzenin kendisi tartışılıyor.

Cumhuriyeti eleştirmek başka, onun kuruluş felsefesini tasfiye etmek başkadır; hukuk ve yasalar değişebilir, yanlışlar düzeltilebilir. Ancak ortak yurttaşlık temelini aşındıran her değişiklik, yalnızca bir yasa değişikliği değil, Cumhuriyetin kuruluş iradesine yönelik bir tercihtir.

Bu nedenledir ki yapılması gereken, korkular yerine açık akılla konuşmaktır. Terör bitsin. Ama hukuk da büyüsün. Demokrasi güçlensin. Devletin ülkesi ve ulusu ile bölünmez bütünlüğü tartışma dışı kalsın. Kültürel haklar genişlesin. Fakat yurttaşlık parçalanmasın.

Kimlikler özgürce yaşasın. Fakat devlet kimliklerin toplamına indirgenmesin. Zira ortak gelecek, farklı kimliklerin birbirine üstünlüğüyle değil, eşit yurttaşlıkla kurulabilir.

Ulusal Mücadele’nin mirası, Türkiye’nin sorunlarını kendi Meclisinde ve kendi hukukunda çözmektir. Geleceğimize ne dış güçler ne de kimlik siyaseti yön vermemelidir.

Asıl bağımsızlık budur. Tarih tekerrür etmez. Zira zaman geriye dönmez. Fakat hesaplar biçim değiştirerek yeniden karşımıza çıkabilir. Geçmişi kutsamak için değil, geleceği korumak için bilmeliyiz. Sevr'i bilmeliyiz. Lozan'ı bilmeliyiz. Ulusal Mücadele'nin hangi koşullarda verildiğini bilmeliyiz. Cumhuriyetin neden kurulduğunu bilmeliyiz.

Ülkemizin kuruluş nedenini unutursanız, bir gün o ülkenin kuruluş ilkelerini yeniden tartışmaya açarlar. O gün konu artık geçmiş değildir. Konu, nasıl bir Türkiye'de yaşayacağımızdır.

Tarih tekerrür etmez. Fakat tarih unutulursa, birilerinin hesabı yeniden başlar.