“Henüz zamanı değil” denilerek dikkatin başka yere çekilmesi; sorunlar çözülmezken başka bir düzenin sessizce kurulması; sürekli insanların geleceğe havale edilerek bugünün hesabından uzaklaştırılması, kısacası birilerinin “sonra”sı, başkasının “şimdi”sini tüketiyordu.

İnsanlara hep gelecekten söz ediliyordu.

Gelecek daha güzel olacaktı. Gelecek daha adil olacaktı. Gelecek daha zengin olacaktı. Gelecek daha özgür olacaktı.

Böylece insan, hayatının tamamını geleceği bekleyerek geçirebiliyordu.

Sonra insan alışıyordu. Sonra: “Belki gerçekten zamanı değildir.” demeye başlıyordu.
İşte o anda beklemek başka bir şeye dönüşüyordu. İtirazın yerine geçiyordu.
İnsan artık hakkını istemiyor değildi. Sadece istemeyi erteliyordu. Sonra ertelediğini unutuyordu.

Evet, birilerinin müsait olabilmesi için başkalarının hayatından çalınıyordu.

Bunun en sade, en yalın hali, bir kumaş parçasının etrafında dönen bir kavgaydı.
Üniversite kapılarında bekleyen genç kızlar; ne fizik formüllerini, ne felsefe tarihini, ne de kendi seslerini duyabiliyordu. Çünkü onlara öğretilen, asıl savaşın baştaki örtü için verildiğiydi. Kimileri bunu “çağdaşlık” adına yasaklıyor; kimileri “mazlumiyet” adına bir koz olarak kullanıyor; oysa her iki taraf da o genç kızın sadece ders çalışmak istediğini unutuyordu.

Bir kesim, başın açık olmasını modernliğin koşulu saydı; diğer kesim ise türbanı, kadim bir duruşun, hatta iktidarın anahtarı hâline getirdi. Derken o genç kız, yıllarca “şimdi değil, sonra”nın tam ortasında savruldu.

Bir gün inancı uğruna bekledi, başka bir gün “fırsat bu fırsat” diyerek beklenen iktidarın gelmesini umdu. Toplumsal kutuplaşmanın en ucunda, aslında en masum olan oydu; ama en çok onun hayatından çalındı zaman.

Ta ki o gün gelene kadar

Kapılar açıldı. Yasa değişti. Korku bitti. Artık alnına düşen saç telini yüzüne takmadan, başını dik tutarak sınıfa girebiliyordu.

İşte o gün, onun “her şey değişti” dediği şey, aslında sadece tek bir şeydi: Artık beklemek zorunda olmamak.

Ama onun için o tek şey, hayatın ta kendisiydi. Çünkü o güne dek ertelediği ne varsa –özgüveni, aidiyeti, gençliği, hatta hiddeti– o kumaşın serbestliğiyle geri gelmişti.

Ancak işin acı yanı, o “tek şey” çözülünce, aslında diğer her şeyin aynı kaldığını fark etmesi çok uzun sürmeyecekti. Ama o an, o ilk gün, o sınıfın kapısından içeri adım attığında; bu dünya ona yepyeniydi. Ve belki de en büyük yanılgı, “özgürlük” denen şeyin bir kumaş parçasına indirgenmesine izin vermekti. Ama o bunu ancak çok sonra, başka bir ertelemenin tam ortasında anlayacaktı.

Zaferin tadı, kaybedilen yılların tuzuyla karışıktı. Yıllarca hakkı elinden alınan insan, en basit hakkına kavuştuğunda, evreni de kazanmış gibi hisseder. Bu yanılsama belki geçicidir; ama o an yaşanan coşku, en gerçek devrimdir. Artık kafasındaki kumaş tartışılmıyordu. O güne dek ertelediği tüm hayatı, belki de o kumaşın gölgesinde yıllar sonra silinip gitmiştir bile…

Bir dönem için o kumaş, sadece bir örtü değil; büyük bir zaman tuzağıydı. Ne var ki, bu tuzağı kuranlarla içine düşenler zamanla yer değiştirdi; öyle ki, ülke siyasileri de bürokrasisi de o kumaşın gölgesinde birbirini yedi durdu. Zira ortada görünmez bir sistem aklı vardı: Kimi zaman kendi ikballeri, kimi zaman dışarıdan gelen rüzgârlar, kimi zaman da basiretsizlik ve geleceği okuyamamak… Bu akıl, siyasileri bile oyuncu yaptı; onlar da farkında olmadan bu tuzağın hem mimarı hem mahpusu hâline geldiler.

Kısa Not: Türkiye'de türban meselesi, sadece bir kıyafet özgürlüğü mücadelesi değil; bütün bir kuşağın, siyasilerin ve bürokratların da içine düştüğü, herkesin zamanını çalan, herkesi bir "sonra" ya mahkûm eden devasa bir zaman tuzağıdır. Bu tuzakta en çok kaybeden ise, hakkı için savaşırken aslında gençliğini kaybeden o genç kızdır. Zafer kazanıldığında bile, kaybedilen yılların acısı, o zaferin tadını tuzlu ve buruk kılar.