Bazı zaferler yalnızca bir savaşın sonucudur. Bazı zaferler ise bir milletin kendi kaderi üzerinde yeniden söz sahibi olmasıdır. 30 Ağustos böyle bir zaferdir. Çünkü 30 Ağustos’u yalnızca bir askerî başarı olarak okumak, onun tarihî ve fikrî derinliğini eksiltir. O gün kazanılan yalnızca bir meydan değildir; bir milletin iradesidir. İşgal karşısında teslim olmama, kendi geleceğini başkasının takdirine bırakmama ve “kaderimi kendim tayin ederim” diyebilme iradesidir.
Türk tarihinin derinliklerine baktığımızda devletin yalnızca bir yönetim aygıtı olmadığını görürüz. Türk devlet geleneğinde devlet, düzenin; millet, ortak kaderin; vatan ise yalnızca üzerinde yaşanan toprağın değil, uğruna sorumluluk üstlenilen bir emanettir. İslam düşüncesi bu anlayışa başka bir derinlik kazandırmıştır: İnsan, yeryüzünde sorumsuz bir varlık değildir. İrade sahibidir, emanet sahibidir ve yaptığı tercihlerden mesuldür. Tasavvuf ise bu mesuliyeti insanın dış dünyasından önce kendi içine yöneltir. Çünkü insanın en büyük savaşı çoğu zaman dışarıdaki düşmanla değil, kendi nefsiyle verdiği savaştır.
Farabi’nin erdemli toplum ve erdemli şehir anlayışında devletin nihai amacı yalnızca düzen sağlamak değildir; insanın kemale yönelmesine imkân veren bir toplumsal düzen kurmaktır. Bu düşünce bize önemli bir hakikati hatırlatır: Devlet güçlü olduğu için değil, adaletli ve erdemli olduğu ölçüde anlamlıdır. İbn Haldun ise devletlerin yalnızca dışarıdan gelen saldırılarla yıkılmadığını; dayanışma zayıfladığında, ortak ideal kaybolduğunda ve toplum kendi varlık sebebini unuttuğunda çözülmenin başladığını gösterir. İbnü’l-Arabî’nin insan ve hakikat anlayışı ise bizi daha içsel bir yere götürür: Gerçek fetih yalnızca toprağın alınması değildir; asıl fetih, insanın kendisini aşabilmesidir. Nefsine hükmedemeyen insanın dünyaya hükmetmesi bir büyüklük değil, başka bir esarettir.
Türk-İslam düşüncesinin farklı damarlarında birleşen büyük hakikatlerden biri burada ortaya çıkar: Güç, ahlâkla birleşmediğinde yıkıcıdır. Akıl, hikmetten ayrıldığında kuru bir araçtır. İman, adaletten koparıldığında şekle dönüşür. Devlet, milletin emanetinden uzaklaştığında yalnızca bir iktidar mekanizmasına dönüşür. Bu nedenle 30 Ağustos’u günlük siyasetin dar kalıplarından çıkarıp bir medeniyet hafızası olarak okumak gerekir.
Mustafa Kemal Atatürk’ün yaptığı da yalnızca bir askerî zafer kazanmak değildi. İşgal altındaki bir coğrafyada çözülen bir toplumun karşısına yeniden irade sahibi olma fikrini koydu. Millî Mücadele’nin temelinde yalnızca askerî strateji değil; millet egemenliği, bağımsızlık ve kendi kaderini tayin etme iradesi vardı. 30 Ağustos 1922, bu iradenin meydandaki karşılığıdır. Fakat Büyük Zafer’in gerçek anlamı, savaşın bittiği gün değil, milletin kendi geleceğini kurma sorumluluğunu üstlendiği günlerde anlaşılır.
Çünkü zafer, yalnızca düşmanı yenmek değildir. Zaferden sonra ne yaptığındır. Bir ülkeyi nasıl yönettiğindir. Adaleti nasıl tesis ettiğindir. Bilime ne kadar değer verdiğindir. Çocuklarına nasıl bir gelecek bıraktığındır. Özgürlüğü yalnızca kendin için değil, senden sonra gelecek nesiller için de koruyup koruyamadığındır.
Bu noktada 30 Ağustos’un ruhunu bugün yeniden düşünmek gerekir. Tarih tekerrür etmez; fakat insanın ve milletlerin karşısına aynı temel soruları farklı biçimlerde çıkarır. Dün soru şuydu: “Bu millet bağımsız yaşayacak mı?” Bugün ise soru başka bir biçimde karşımızdadır: “Bu millet kendi iç meselelerini kendi aklı, iradesi ve ortak vicdanıyla çözebilecek mi?” Türkiye’nin bugün konuştuğu çözüm ve toplumsal bütünleşme iradesi, bu açıdan yalnızca güncel bir siyaset meselesi olarak görülmemelidir. Doğru kurulursa, bu mesele millî iradenin yeni bir imtihanıdır.
30 Ağustos’ta bağımsızlığın yolu savaş meydanından geçti. Bugün ise aynı milletin önünde başka bir yol vardır: Silahın ve çatışmanın değil; aklın, hukukun, siyasetin, kardeşliğin ve toplumsal bütünleşmenin öne çıktığı bir Türkiye inşa etmek. Ancak bu irade, şehitlerimizin hatırasını ve gazilerimizin onurunu incitecek bir zemine asla dönüşmemelidir.
Şehitler bir siyasi argüman değildir. Gaziler bir siyasi argüman değildir. Onların fedakârlığı hepimizin üzerinde taşıdığı millî ve ahlâkî bir emanettir. Bir annenin evladını, bir eşin hayat arkadaşını, bir çocuğun babasını, bir babanın evladını kaybetmesinin acısını hiçbir siyasi kavram hafifletemez. Bunu anlamadan kurulacak her cümle eksik kalır.
Fakat aynı şekilde şunu da unutmamak gerekir: Şehitlerimizin fedakârlığını anlamanın en doğru yollarından biri, onların çocuklarının ve torunlarının aynı acıları bir daha yaşamayacağı bir Türkiye bırakabilmektir. Bu nedenle çözüm iradesi şehitlerin karşısında değil; şehitlerin bize bıraktığı sorumluluğun içinde aranmalıdır. Barış, şehitleri unutmak değildir. Barış, onların neden öldüğünü unutmadan yeni ölümlerin önüne geçebilme iradesidir. Kardeşlik, yaşanan acıları yok saymak değildir. Kardeşlik, aynı acıların yeni nesillere miras kalmasını engelleyebilmektir.
(SÜRECEK)