Bilgisizliğin korkutucu boyutlara ulaştığı bir yerde, birkaç bilimsel buluşun sağladığı konforu uygarlık sanmak, elektrik düğmesini görünce medeniyetin icat edildiğini zannetmeye benzer.
Bak, ferman yine tanıdık:
Hukuk devletinin ışığı iyice kısılınca, limana uğramayan dış sermayeyi dev projektörlerle kıyıya çağırıyorlar. Gemiler ürkmesin diye iskeleyi altınla kaplıyor, üstüne bir de yıllarca vergi almamayı cömertlik sayıyorlar.
Sen mi?
Sen küreği biraz daha sıkı tut.
Cezalarla, vergilerle, maaşından sessizce eksilenlerle ve yüksek faizlerin ağırlığıyla gemiyi yüzdürmeye devam et. Çünkü bu limanda tasarruf hep yolcuya, ikram ise misafire düşüyor.
Ama karamsarlığa gerek yok.
Çoğunluğun parmaklarıyla her liman fermanını çıkarabilecek kadar güçlü bir kaptanımız var. Hukukun feneri sönse de olur; yeter ki uzaktan birkaç gemi düdük çalsın.
Nasıl olsa alkış kıyıdan gelir, faturayı yine tayfa öder.
Ve sonra hep birlikte, birkaç teknolojik oyuncakla, birkaç parlak bina manzarasına bakıp buna uygarlık deriz.
YOKSULLUĞUN KUTSANMASI
Bize yıllardır aynı masalı anlatıyorlar:
“Hayat zordur… Emek kutsaldır… Sabreden kazanır…”
Sanki bizi tüketen şey yalnızca çalışmakmış gibi. Sanki insanı yoran şey alın teriymiş gibi.
Oysa insanı asıl yoran; her felaketten sonra aynı nasihatleri dinlemek, her çöküşte aynı yüzlerin kürsüye çıkıp erdem dersi vermesidir. Yangını çıkaranların, kovayı yine küle dönmüş ellere uzatıp buna da “dayanışma” demesidir.
Yoksulluğu hiç yaşamamış ya da unutmuş olanlar, yoksulluğun ahlakını anlatıyor bize.
Bir sofraya eksik oturmanın ne demek olduğunu bilmeyenler, kanaatkârlığı öğretiyor. Sahip olmadığımız şeylerin nankörü olduğumuzu söylüyorlar. Elimize hiç geçmemiş imkânların kıymetini bilmediğimizi iddia ediyorlar.
Açlığı “sabır” diye kutsuyorlar.
Yokluğu “erdem” diye pazarlıyorlar.
Çünkü düzenin devamı için bazılarının sürekli eksik yaşaması gerekiyor. Ve eksik yaşayan insan, bir süre sonra hakkını değil kaderini sorgulamaya başlıyor.
İşte tam burada devreye yoksulluğun vaizleri giriyor.
Karanlığımıza “ışık” diyorlar.
Acımıza “arınma”…
Ezilenin bu dünyada değilse bile öteki dünyada ödüllendirileceğini söyleyerek, bugünün hesabını yarına erteliyorlar.
Adaleti geciktirip teselliyi büyütüyorlar.
Böylece düzen değişmiyor; sadece insanların acıya verdiği isim değişiyor.
Daha kötüsü, buna itiraz ettiğimizde küçümseniyoruz.
Sorguladığımızda “toy”, öfkelendiğimizde “nankör”, inanmadığımızda ise “haddini bilmez” ilan ediliyoruz.
Kendi kibirlerini hikmet sanıyorlar.
Kendilerini göğe asılmış bir kandil gibi görüyor, bizi ise yalnızca onun altında yaşamaya mahkûm gölgeler…
Oysa insan, yalnızca karnını doyurmak için yaşamaz.
Onur da ister.
Adalet de ister.
Eşitlik de…
Ve belki en çok da, acısının kutsanmadığı bir dünya ister.