Roma’da bir komutan zafer kazandığında şehir ayağa kalkardı. Sokaklar dolup taşar, kalabalık bağırır, alkışlar hiç bitmezdi. O an, güç gözle görülür hale gelirdi.
Ama o görkemin içinde kimsenin önemsemediği bir gerçek vardı.
Komutanın arkasında yürüyen bir köle, eğilir ve kulağına sürekli aynı cümleyi fısıldardı:
“Memento mori”
— Fanisin, ölümlüsün, unutma.
Bu bir uyarıydı. Çünkü Roma şunu iyi biliyordu: Alkış büyüdükçe insan kendini büyümüş sanır. Güç kalıcıymış gibi görünür. Oysa değildir.
Bir süre sonra insan, alkışı hak ettiğini düşünür. Eleştiriyi rahatsızlık sayar. Sessizliği onay zanneder. Ve fark etmeden sahnenin içinde değil, sahnenin sahibi olduğunu sanmaya başlar.
İşte o noktada sert bir gerçek devreye girer:
“Fazla ilgi, eşeğin kendini aslan sanmasına neden olur.”
Bu bir hakaret değil, bir aynadır. Çünkü ölçüsüz ilgi, insana hak etmediği bir büyüklük hissi verir. O his büyüdükçe gerçek küçülür, gösteri büyür.
Roma’daki o fısıltı bu yüzden vardı: Hatırlatmak için.
Sen sahnede olabilirsin, ama sahne sen değilsin.
Bugün de değişen bir şey yok. Alkışın çok olduğu yerde hizmet geri plana itilir. Görünmek, üretmenin önüne geçer. Algı konuşur, emek susar.
Siyaset tam da burada ayrılır:
Şov yapanla hizmet eden aynı yerde durmaz.
Biri alkışı toplar, diğeri yükü taşır. Biri görünür olur, diğeri izi bırakır.
Ve tarih sonunda tek cümleyi yazar:
Şov biter, hizmet kalır.
Sevgiyle Kalın..