Daha önce de yazmıştım: babam iyi bir çarıklı erkânıharpti. Anadolu'nun bin yıllık bilgi birikimiyle: "Oğlum, çatıyı yapan ustaya kızabilirsin, fakat yağmur yağarken sakın kiremitleri sökmeyin" derdi.

Çocuk aklımla ben pek anlamazdım.

Yıllar geçti...

Memlekete baktım...

Babamın ne demek istediğini anlamaya başladım.

Şimdi memleketin ortasında koca bir ev duruyor.

Adı Türkiye Cumhuriyeti.

Kolay yapılmadı o ev.

Temeli savaşta atıldı.

Harcı yoksullukla karıldı.

Duvarları umutla örüldü.

Çatısı akıl ve bilimle kapatıldı.

İçine de özgür yurttaşlar yerleştirildi.

Fakat son yıllarda kendilerini evin sahibi sananlar, evi güzelleştirmek yerine taşıyıcı kolonlarla oynuyor.

Birileri kapıları söküyor.

Birileri pencereleri çıkarıyor.

Birileri çatıyı tartışıyor.

Birileri de taşıyıcı kolonlara kafa atmaya başladı.

Sonra dönüp millete: "Merak etmeyin, ev daha sağlam olacak" diyorlar.

Bizim köyde bunu yapan birini görseler, önce elindeki balyozu alırlar.

Sonra da bir bardak soğuk su verip dinlenmesini isterler.

Çünkü aklı başında hiç kimse oturduğu evin kolonlarına balyoz vurmaz.

Fakat siyaset bazen insana marangoz cesareti veriyor.

Bir tahtayı çakan kendini mimar sanıyor.

Bir çiviyi söken müteahhit olduğunu düşünüyor.

Sonra da yüz yıllık yapıyı yeniden keşfettiğini ilan ediyor.

Oysa Cumhuriyet öyle sıradan bir bina değildir.

Bu ülkenin sigortasıdır.

Elektrikler kesildiğinde devreye giren akıldır.

Fren patlayınca aracı durduran mekanizmadır.

Kavga büyüdüğünde hakemlik yapan kuralların bütünüdür.

Bu nedenledir ki; muhalefet de bu düzenin bir parçasıdır.

Muhalefeti ortadan kaldırmak, otomobildeki freni gereksiz saymaktır.

İlk anda hızlanırsınız.

Fakat sonrasını yokuş belirler.

Bazıları demokrasiyi çok yanlış anladı.

Demokrasiyi seçim kazanmak sanıyorlar.

Oysa demokrasi seçim kazanmak değil, seçim kaybedebilmeyi de kabul edebilmektir.

Rakibini yenemeyen, minderi toplarmış.

Demokrasi muhalefetsiz olmaz.

Sorusuz üniversite olmaz.

Eleştirisiz basın olmaz.

Bağımsız yargı olmazsa hukuk olmaz.

Bunlar yoksa geriye sadece tabelalar kalır.

Dışarıdan bakınca bina hâlâ yerindedir.

Fakat içeriden nem almaya başlamıştır.

Duvarlar çatlamakta.

Kirişler inlemektedir.

En tehlikelisi de budur.

Zira çöküşler gürültüyle başlamaz.

Önce sessizlik gelir.

Önce itirazlar azalır.

Önce insanlar susar.

Sonra alkışlar çoğalır.

Tarih kitapları bunun örnekleriyle doludur.

Bir ülkeyi yıkmak için her zaman top gerekmez.

Bazen birkaç dalkavuk yeter.

Bazen birkaç korkak yeter.

Bazen birkaç fırsatçı yeter.

Bazen de olup biteni seyredenlerin sessizliği yeter.

Cumhuriyet bizi kul olmaktan çıkarıp yurttaş yaptı.

Başımızı eğmek yerine başımızı kaldırmayı öğretti.

Bugün hâlâ eşit haklardan söz edebiliyorsak, bunun nedeni o büyük dönüşümdür.

Bu yüzden konu yalnızca bir parti konusu değildir.

Konu yalnızca bir seçim konusu da değildir.

Konu, yüz yıl önce büyük emeklerle kurulan evin ayakta kalıp kalmayacağıdır.

Babam yaşasaydı yine aynı sözü söylerdi:

"Yağmur yaklaşırken çatı sökülmez."

Ben de üzerine şunu eklerdim:

Cumhuriyetin sigortalarıyla oynayanlar, karanlık çökünce ilk yolu kaybedenler olur.