(Aşağıdaki mektup, 30 Ağustos Zaferi’nin 104. yılında, bir hemşeri kaleminden yazıldı. Mektup, Mustafa Kemal’in ağzından bugüne sesleniyor. Ne bir siyasi eleştiri, ne bir kalem kavgası; yalnızca hatırlatmak için...)
*
Evladım,
Bu mektubu sana, Dumlupınar’da sigaramın dumanı arasından baktığım gelecekten değil; aslında hiç gitmediğim, ama hep bildiğim o günden yazıyorum. Zira zafer, kazanıldığı an değil, hatırlandığı kadar yaşar. Ve sanırım, şimdi en çok hatırlanmaya ihtiyacım var.
O sabahı hatırlar mısın bilmem. Süngüler güneşe vuruyordu, her bir çelik parçası bir umut aleviydi. Düşman kaçıyordu. Hagianesti, bir ay önce cepheleri gezip "Mustafa Kemal'i ne gördüm ne duydum" diye böbürlenen o komutan, şimdi ordularının peşinden koşuyordu. Ben ise sadece seyrediyordum. Sigaramı tüttürüyordum. İçimden diyordum ki:
"Artık bu toprak, evlatlarına yetecek kadar büyük."
Ne kadar da safmışım.
Yüz yıl geçmiş. Ve senin dünyanda, benim kazandığım o toprak parçası öyle bereketli ki; o kadar çok imkân var ki ellerinde. Ama sen ve seninkiler, o imkânları nereden bulduğunuzu unutmuşsunuz. Daha doğrusu, hatırlamak istemiyorsunuz. Çünkü hatırlamak, minnet duymayı gerektirir. Minnet ise sizin ekranlarınıza sığmaz.
Şimdi size bir itirafta bulunayım mı? Hagianesti'yi mağlup etmek, onu denize dökmek zordu ama imkânsız değildi. Asıl zor olan, bugün yaşadığınız o büyük zaafı görmek.
Evet, bakıyorum da, bugünün emperyalleri gelmiş geçiyor. Ama bu sefer çizmeleri yok, tüfekleri yok. Ceplerinde algoritmalar var, dillerinde size öğrettikleri yabancı kelimeler, aklınıza ektikleri şüpheler var. Ve onlar, bu sefer sizinle savaşmıyor; sizi kendi çanaklarınıza doldurduğunuz o imkânlarla kandırıyor. Siz ise, o gün kaçan Yunan komutandan daha hızlı koşuyorsunuz, ama düşmandan kaçmıyorsunuz; kendi tarihinizden kaçıyorsunuz.
Biliyor musun, en çok içimi acıtan ne biliyor musun?
Siz, o gün İzmir'i yakan kundakçılardan daha tehlikeli bir iş yapıyorsunuz: Onlar şehirleri yakıyordu, siz ise ruhları kül ediyorsunuz. Ve bunu yaparken, bunun farkında değilsiniz. Üstelik çok mutlusunuz. Ne garip değil mi? Zaferin meyveleriyle beslenen bir nesil, o zaferin mimarını bir "emoji"ye, bir "tartışma konusu"na, bazen de bir "engelleme"ye indirgiyor.
Ben o gün düşmana seslenirken:
"Gel Hacı Anesti! Gel de ordularını kurtar!" demiştim.
Şimdi ise Hacı Anesti'nin torunları değil, belki de sizin kendi içinizden bazıları, onunla aynı sofrada oturuyor. Ve o sofrada, benim kazandığım o zaferin ekmeğini paylaşıyorlar. Ama ekmek, onların çanaklarına dolarken, avuçlarının arasından sızan tek şey, o ekmeğin hangi kanla yoğrulduğunu unutmanın rahatlığı.
Ve işte bu noktada, en acı olanı söyleyeyim sana:
Senin zamanında, bu toprakların bağrından fışkıran imkânlarla donanmış koltuklarda oturanlar, o imkânların nereden geldiğini sorgulamaya bile tenezzül etmiyor. Törenlerde, anmalarda, saygı duruşlarında yer almıyorlar, ama bu bir ihmal değil; bu, adeta bir tercih. Çünkü hatırlamak, onlara sorumluluk hatırlatır; oysa onlar, sorumluluktan çok, çanaklarının dolu olmasıyla meşgul. Ve en kötüsü, bu bilinçli körlüğü bir "devlet aklı" zannedenler var. Oysa o gün cephede can verenlerin hiçbiri "devlet aklı" için ölmedi; vatan için, bayrak için, senin bugün rahatça nefes alabilmen için öldüler.
Ama onlar artık seslerini duyuramazlar. Toprağın altında sessizce yatarlar. Bu sessizlik, bugünün iktidarlarına en büyük rahatlığı sağlıyor. Çünkü ölüler konuşmaz, şehitler hesap sormaz. Ama yaşayanlar görür, hisseder ve tarih yazar.
Ben, o gün cephede sigaramı tüttürürken, bu milletin evlatlarının bir gün bu kadar unutkan olacağını düşünmemiştim. Ya da belki düşünmüştüm de, o kadar çok kan dökmüştük ki, unutkanlığın bile bir sınırı olmalıydı. Ama yanılmışım. Zafer, kazanıldığı kadar hatırlanmaktır. Ve hatırlamak, yalnızca bir gün değil, her gün, her törende, her saygı duruşunda, her marşta yeniden canlanmaktır. Ama bugün o marş söylenirken, kürsülerdeki boşluk, tarihin en derin yarasını kabartıyor.
Evladım, bu mektubu sana yazıyorum; çünkü belki okursun, belki okumazsın. Okursan da belki gülüp geçersin. Ama asıl mesele şu:
Ben zaferi kazanırken, sizin bu hale geleceğinizi bilmiyordum. Bilsem yine aynı savaşı verir miydim? Bilmiyorum. Ama verdiysem, sanırım bunu sizin bugünkü halinize değil; o günkü toprağa, o günkü ezana, o günkü bayrağa ve Türk milletine olan sevdam için verdim.
Ve bugün, belki de en büyük zafer, sizin bu unutuşunuz karşısında susabilmektir. Ama susmak, unutmak değildir. Susmak, bazen en derin hatırlayıştır.
O yüzden, ne olur, bir gün elindeki o parlak cihazı bırak da, başını kaldır. Bak bakalım, gökyüzünde o gün Dumlupınar'da parlayan güneş hâlâ aynı mı? Eğer aynıysa, bil ki ben de hâlâ oradayım. Ama görünmüyorum. Çünkü görmek, sadece gözle değil, yürekle olur. Ve sanırım, sizin yürekleriniz şimdilik çok meşgul.
Hoşça kal. Ve unutma:
Zafer, bir gün kazanılmaz; her gün hatırlanarak yeniden kazanılır.
Siz hatırlamazsanız, emperyaller sizin adınıza hatırlar, ama onların hatırlaması, sizin unutuşunuzun faturası olur.
Mustafa Kemal