Haritada küçük görünebilir.

Ama hafızası büyük bir şehir Çorum.

Bir zamanlar Hitit güneşi, Hattuşa taşlarının üzerine doğuyordu. Devlet aklı, düzen fikri ve inanç mimarisi bu topraklarda biçim alıyordu. Aslanlı Kapı’dan giren her adım, yalnızca bir şehre değil, tarihin disiplinine giriyordu. Yazılıkaya’daki kabartmalar göğe değil, zamana yazılmıştı.

Bugün aynı topraklarda gece yarısına kadar yanan sanayi lambaları var.

Bir yanda beş bin yıllık imparatorluk hafızası, öte yanda organize sanayi bölgesinde vardiya değiştiren işçiler.

Geçmişle gelecek arasında sıkışmış değil Çorum; ikisini aynı omuzda taşımaya çalışan bir şehir.

Ama omuz yorgun.

Yaklaşık yarım milyonluk nüfusu, 800 metreyi aşan rakımı ve 13 bin kilometrekareye yaklaşan yüzölçümüyle kendi halinde görünür. Fakat mesele büyüklük değil; yön meselesidir.

Yirmi birinci yüzyılın çeyreği geride kalırken hâlâ havalimanı yoksa, demiryolu projeleri uzun yıllar sonra gündeme gelmişse, bu yalnızca teknik bir gecikme değildir. Bu, zihinsel bir ertelemedir.

Üreten bir şehrin ürettiğini taşıyamaması kader değildir; planlama tercihidir.

Tarih UNESCO listesine girebilir; ama turist o listeyle gelmez. Yol ister, konaklama ister, erişilebilirlik ister. Hitit’i anlatmak başka, ona ulaşımı sağlamak başkadır. Tarih, yol bulamazsa kitapta kalır.

Çorum’un hikâyesi tam da burada düğümlenir:

Tarihi zengin, ama turizmde yoksul…

Üretken, ama lojistikte eksik…

Siyasi olarak güvenli liman, ama yatırımlarda bekletilmiş…

Bu şehir muhafazakâr bir sabrın üzerine kuruludur. Sandıkta istikrarlıdır, meydanda sessizdir, üretimde inatçıdır. Yıllar boyunca siyasetin en konforlu alanlarından biri oldu. Sadakat gösterdi. Ama karşılığında çoğu zaman “biraz daha sabır” cümlesini duydu.

Ve Çorum sabretmeyi bildi.

Fakat sabır, yatırımın alternatifi değildir.

Sokağın dilini dinleyelim.

Esnafın “işler durgun” derken gözünü kaçırışında konuşur Çorum.

Gençlerin büyük şehirlere giden otobüslerdeki sessizliğinde konuşur.

Emeklinin, “eskiden böyle değildi” diye başlayan cümlesinde konuşur.

Bu şehir abartılı hayaller istemiyor.

İşleyen bir düzen istiyor.

Adalet, öngörülebilirlik, güven istiyor.

Çocuğunun burada kalmasının kayıp değil tercih olmasını istiyor.

Gençler “burada kalırsan kaybetmezsin” cümlesini duymak istiyor; ama kuru teselli değil, somut imkân arıyor.

Nasihat değil fırsat.

Sabır değil gelecek.

Çorum'un gençleri büyük şehirlerin ışıltısına özenmiyor aslında; kendi ışıklarını söndürmeyecek bir zemin arıyor.

İş dünyası daha net konuşur:

Öngörülebilir hukuk…

Planlı altyapı…

Nitelikli iş gücü…

Devletle, yerel yönetimle, üniversiteyle gerçek bir iş birliği…

Çorum üretir. Makine yapar. İhracat hedefler. Leblebi bu şehrin simgesidir ama Çorum sadece leblebi değildir. Sanayi kabiliyeti, girişimci refleksi ve risk alma cesareti vardır.

Fakat çoğu zaman yalnızdır.

Bir şehir, yatırım isterken kendini anlatmak zorunda ise; bu iletişim değil boşluktur.

Çorum'un en kırılgan tarafı birlikte hareket etme meselesidir. Mezhep fay hatları zaman zaman kaşınmış, şehir içine kapanmıştır. Oysa gündelik hayatta insanlar yan yana yaşamayı bilir. Gerilim çoğu zaman yukarıdan üretilir; aşağıda hayat devam eder.

Birey güçlüdür burada.

Aile bağları sağlamdır.

Girişimci cesurdur.

Ama ortak vizyon zayıftır.

Çorum fertleriyle ilerler; birlikte yürümeyi ise hâlâ tam başaramamıştır.

Türkiye’yi anlamak için metropollere değil, Çorum gibi şehirlere bakmak gerekir. Çünkü ülkenin gerçek nabzı organize sanayi bölgelerinde, küçük esnaf dükkânlarında, sabah erken açılan kepenklerde atar.

Türkiye’de ne varsa Çorum’da da vardır:

– Muhafazakâr kimliğin siyasetle ilişkisi

– Gençlerin göç eğilimi

– Büyük medeniyet iddiası ile günlük ekonomik gerçek arasındaki gerilim

– Sabır ile beklenti arasındaki ince çizgi

Çorum geri kalmış bir şehir değildir.

Ama bekletilmiş bir şehirdir.

Merkeze sadık, fakat merkezden yeterince beslenememiş.

Devlete güvenmiş, ama hak ettiği yatırımı tam alamamış.

Çalışkan, ama görünürlükte geride kalmış.

Ve belki en çarpıcı olanı şudur:

Çorum sabrının istismar edildiğini yüksek sesle söylemez.

Bugün mesele yalnızca bir şehrin havalimanı meselesi değildir.

Mesele, üretim gücünün lojistikle buluşup buluşamayacağıdır.

Mesele, beş bin yıllık bir medeniyet mirasının çağdaş bir kalkınma modeline dönüşüp dönüşemeyeceğidir.

Eğer Türkiye ikinci yüzyılında gerçek bir kalkınma hamlesi yapacaksa, bunun yolu metropolleri büyütmekten değil, Anadolu’yu ayağa kaldırmaktan geçer.

Çorum bir yol ayrımında.

Bir yanında taşlara kazınmış devlet aklı; diğer yanında gençlerin valizleri.

Asıl soru şu:

Çorum sabrıyla mı ayakta kalıyor, yoksa sabrı yüzünden mi erteleniyor?

Ve daha büyük soru:

Biz bu ülkenin omurgasını gerçekten görüyor muyuz?

Yoksa göğe bakarken, ayağımızın bastığı toprağı mı unutuyoruz?