Büyüyoruz ama mutsuzlaşıyoruz.
Yatırım yapıyoruz ama yoksullaşıyoruz.
Şehirleri büyütüyoruz ama insanı küçültüyoruz.

Bu bir çelişki değil. Bu bir yönetim biçimi…
Adı konulmamış ama etkisi her yerde hissedilen bir rejim: Verimsiz mutsuzluk.

Bu düzende kazananlar hep değişir, kaybedenler asla.
Bir gün bankalar büyür, ertesi gün enerji tekelleri.
Bir gün savaş ekonomisi kazanır, başka bir gün rant düzeni.
Ama her gün, istisnasız, aynı kesim kaybeder: halk.

Halk ya fiyatların altında ezilir, ya krizlerin altında.
Ya borçla yaşar, ya korkuyla.
Ama hiçbir zaman gerçekten yaşamaz.

Çünkü düzen refah üretmemekte, dayanıklılık üretmektir.
İnsanlar yaşasın diye değil, katlansın diye kurulmuş sanki sistemler.

Ve en kritik kırılma burada başlar:
Sorgulama ortadan kalkar.

Felsefe gereksiz ilan edilir.
Düşünmek tehlikeli bulunur.
Çünkü sorgulayan bir toplum yönetilmez — ikna edilmesi gerekir.
İkna edilemeyen kitleler ise bu düzen için risktir.

Bu yüzden düşünmeyen değil, düşünen insan tehlikeli ilan edilir.

Sonra ne olur?
Her şey “normalleşir.”

Fiyatlar roket gibi yükselir, tüy gibi düşer — kimse hesap sormaz.
Enerji artar, gıda artar, kira artar — hayat daralır.
Ama en çok daralan şey sadece cüzdan değil, zihindir.

Çünkü insan zihni bir noktadan sonra kendini korumaya alır:
Güvenmemeyi öğrenir.

Artık kimse geleceğe inanmaz.
Kimse uzun vadeli düşünmez.
Kimse plan yapmaz.
Çünkü bu ülkede belirsizlik bir istisna değil, bir yaşam biçimidir.

Bunun doğal sonucu şudur:
Komplo teorileri artar, akıl azalır.
Kaygı yükselir, umut düşer.
Ve en tehlikelisi — insanlar buna alışır.

İşte çöküş tam olarak burada başlar:
Alışıldığında.

Bugün mutluluk sıralamalarında gerilerde olmak bir veri değil, bir teşhistir.
Çünkü bu ülkede insanlar artık yaşamayı değil, dayanmayı öğreniyor.
Hayat bir deneyim değil, bir sınav hâline geliyor.

Oysa kent dediğimiz şey sadece beton değildir.
Kent; fikirlerin çarpıştığı, farklılıkların yaşadığı, insanın kendini gerçekleştirdiği yerdir.
Bu ancak demokrasiyle mümkündür.

Demokrasi yoksa kent büyümez — sadece genişler.
İnsan gelişmez — sadece kalabalıklaşır.

Ve bağ koptuğunda geriye tek bir şey kalır:
Mutsuzluk.

Ama bu sıradan bir mutsuzluk değildir.
Bu organize, sistematik ve sürdürülebilir bir mutsuzluktur.
Yani verimsiz değil — aslında fazlasıyla verimli bir mutsuzluk düzenidir.

Bir gün biri çıkıp bu toplumun gerçek hâlini ölçse ne der?

“Burada insanlar hayatta kalmayı öğrenmiş, ama yaşamayı unutmuş.”

Ama hemen ardından başka bir ses yükselir — tanıdık, ezber, rahatlatıcı:
“Veriler iyi. Sistem çalışıyor. Biraz daha sabredin.”

Sabır burada bir erdem değil, bir yönetim aracıdır.

Ve biz, başka çaremiz yokmuş gibi değil — başka çaremiz olmadığına inandırıldığımız için sabretmeye devam ederiz.

Asıl soru hâlâ ortada duruyor:

Biz ne zaman yaşamaya başlayacağız?

Yoksa çoktan karar verildi de bize sadece katlanmak mı bırakıldı?