Bu ülkede yaşamanın bazı görünmez bedelleri vardır.
Özellikle de düşünen, sorgulayan ve başkasının acısını hissedebilen insanlar için.

En büyük ıstırap çoğu zaman yoksulluk değildir.
Yasaklar da değildir.

Asıl ıstırap, zamanın başka bir hızda akmasıdır.

Çünkü bazen bir şeyi erkenden anlarsınız.
Bir gerçeği diğerlerinden önce fark edersiniz.

İşleri daha hızlı öğrenirsiniz.
Soruların cevabını erken bulursunuz.

Ama işte tam o noktada hikâye başlar.

Çünkü siz anlamış olsanız bile diğerlerinin henüz anlamaya zamanı vardır.

Eskilerin çok sevdiğim bir sözü vardır:

“Daha bir fırın ekmek yemesi lazım...”

Bu söz aslında sabır öğüdü gibi görünür.
Ama çoğu zaman başka bir gerçeği anlatır:

Bazı insanlar anlamak için gerçekten çok uzun zaman ister.

Siz bir cümlede anlatırsınız.
Onlar yıllar sonra anlamaya başlar.

İşte o zaman tuhaf bir şey olur.

Siz anlatırsınız.
Tekrar anlatırsınız.

Sonra bir daha anlatırsınız.

Bazen de anlayınca sizden daha fazla tepki verirler.

Sanki bir kitabı defalarca okuyan bir öğretmen gibi
aynı sayfayı çevirip durursunuz.

Çünkü memleketinizin takvimi sizin zihninizden daha yavaş çalışmaktadır.

Bazen de işler daha tuhaf bir hâl alır.

Sizin doğrularınızın kabul edilmesi için henüz yeterli zaman geçmemiştir.

Memleketiniz o fikre hazır değildir.

Bu yüzden size sabır tavsiye edilir.

Sabır…

Sabır…

Biraz daha sabır…

Ama sabır dedikleri şey çoğu zaman başka bir anlama gelir.

Aslında size şunu söylemektedirler:

“Biraz bekle.
Ya biz senin seviyene gelelim…
ya da sen bizim seviyemize in.”

Bu iki ihtimalden biri mutlaka gerçekleşir.

Çünkü bu topraklarda fikirler bazen ilerleyerek değil,
bekletilerek olgunlaştırılır.

Ve siz farkında olmadan garip bir döngünün içinde kalırsınız.

Bir düşünceyi anlatırsınız.
Yıllar geçer.

Sonra biri çıkar aynı düşünceyi yeniden söyler.

Herkes başını sallayıp şöyle der:

“Ne kadar doğru bir söz…”

O an sessizce gülümsemek zorunda kalırsınız.

Çünkü o sözün sizin tarafınızdan yıllar önce söylendiğini hatırlayan pek kimse kalmamıştır.

Böyle zamanlarda insanın içine garip bir duygu çöker.

Sanki hayatı yeniden okumak zorunda kalmışsınızdır.

Bir kitabı bitirmişsinizdir ama başkaları hâlâ ilk sayfadadır.

Ve sizden beklenen şey şudur:

Kitabı yeniden açmanız.

Sayfaları baştan çevirmeniz.

Ve herkes aynı yere gelene kadar hikâyeyi tekrar tekrar anlatmanız.

İşte bu yüzden bu ülkede düşünmenin en ağır tarafı yanlış anlaşılmak değildir.

Asıl zorluk şudur:

Doğruyu erken anlamış olmaktır.

Çünkü erken anlayanlar
çoğu zaman iki şeyden birini yapmak zorunda kalır.

Ya yalnız kalırlar.

Ya da sabırla bekleyip hayatı ikinci kez okurlar.