Futbol bazen sadece futbol değildir; bizde çoğu zaman aynanın ta kendisidir.
Sahaya baktığımızda yalnızca on bir oyuncuyu değil, bir toplumun kendisiyle kurduğu ilişkiyi görürüz. Başarının sarhoşluğu içinde bile, takım kimliğini ülke kimliğinin önüne koyan tuhaf bir körlükle yüz yüzeyiz. Çünkü mesele sahada kalmaz; tribünden hayata sızar.
Tribünde Fenerbahçeli, Galatasaraylı, Beşiktaşlı diye ayrıldığımız gibi; hayatta da aynı refleksle bölünüyoruz.
Türk, Kürt, Çerkez, Laz; Alevi, Sünni…
Çoğaldığımızı sanırken bölünüyor, aynı gövdenin dalları olduğumuzu unutuyoruz. Kökümüzü beslemesi gereken enerjiyi, birbirimizle didişerek tüketiyoruz.
Bugün elde edilen başarıların sevincini yaşarken, aynı anda o sevinci gölgeleyen tartışmaların içine düşüyoruz. Dünya Kupası yolunda atılan önemli adımların ardından yükselen o tanıdık soru yine karşımızda:
“Neden bizim oyuncu yok?”
Bu, basit bir kadro tartışması değil.
Bu, adalet duygusunun tartışmaya açılmasıdır.
Sorun sahada değil, algıda başlıyor.
Çünkü yukarıdan kurulan dil aşağıyı şekillendirir. Birleştirmesi gereken söz ayrıştırdığında, toplum da o dili konuşur.
“İmam böyle yaparsa cemaat ne yapmaz?” sözü bu yüzden hâlâ yerini koruyor.
Bugünün kadrosu “tarihin en karakterlisi” diye sunulurken, farkında olmadan dünün emeği gölgeleniyor. Oysa karakter, kıyasla ölçülmez. Zamanla birikir. Sessizce.
Dün sahaya çıkan da bugün mücadele eden de aynı bayrağın yükünü taşır. O formayı bir kez giyen herkes, artık bu hikâyenin parçasıdır.
Ancak taraftarın bir kısmı, tercihlerin hakkaniyetli olmadığı kanaatinde...
Belirli camiaların öne çıkarıldığı algısı güçlendikçe, “Kararlar ne kadar bağımsız?” sorusu büyüyor. Teknik heyetin kim olduğu, yabancı olduğu bile bu soruyu susturmaya yetmiyor.
Çünkü parçalanma büyük kırılmalarla başlamaz. Küçük adaletsizliklerle sızar.
Denetim zayıfladığında, liyakat geri çekildiğinde ve “bizden olan” anlayışı öne çıktığında, bunun bedelini herkes öder.
Bu yüzden bazıları meseleyi sadece sportif bir tercih olarak görmüyor. Kendi oyuncusunun, kendi emeğinin değersizleştirildiğini düşünüyor.
Sonuç?
Başarı var ama huzur yok. Gurur var ama içinde burukluk saklı.
Oysa gerçek çok basit:
Milli takım hepimizin.
Bir milletin gücü “en”lerde değil, “hep”lerde saklıdır.
Adaletin, liyakatin ve hakkaniyetin olmadığı yerde başarı kalıcı olmaz. Çünkü zafer unutulur; ama adaletsizlik unutulmaz.
Unutmayalım: Aynı gökyüzüne bakan insanlar, görünmez duvarları da yıkabilir. Ama birlik geciktikçe, kaybedilen sadece maçlar değil, geleceğin kendisidir.
Ve nihayetinde belirleyici olan şudur:
Aynı formayı giyenler değil, o formaya aynı anlamı yükleyenler bir ülkenin kaderini belirler.