Türkiye’de artık bazı kararlar siyasal iklim raporlarında yazılıyor. Hukuk, anayasa kitapları yerine “uygun konjonktür” hesaplarının gölgesinde dolaştırılıyor.
Bir mahkeme kararının açıklanacağı tarih, İran’daki savaş ihtimaline, siyasal tansiyona ya da iktidarın gereksinimlerine göre belirlenebilir mi?
“Mutlak butlan” adı altında yürütülen tartışma, sıradan bir dava değildir. Bu konu, doğrudan doğruya halk iradesinin, siyasal muhalefetin ve demokratik işleyişin yargı sopasıyla yeniden dizayn edilme girişimidir. Daha ilginç olanı ise bunun artık gizlenme gereksinimi bile duyulmamasıdır.
Bir gazeteci çıkıyor, mahkeme kararının yazıldığını ama “uygun zamanın beklendiğini” söyleyebiliyor. Üstelik bunu açıkça televizyon ekranlarında rahatlıkla ifade ediyor. Bu sözler bile tek başına büyük bir çürümenin göstergesidir. Çünkü hukuk, konjonktüre göre bekletilebilen bir aparata dönüştüğü anda adalet olmaktan çıkar. Mahkeme kararlarının ne olduğundan çok, ne zaman servis edileceği konuşuluyorsa, orada bağımsız yargı yerine, siyasallaşmış bir düzenden söz edilir. Daha da vahimi ise: Bu tartışmaların merkezinde yalnızca iktidar yoktur. CHP’nin eski Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu çevresinin adı da bu süreçlerin içinde dolaştırılmaktadır. Parti içi hesaplaşmaların, dışarıdan yürütülen siyasal operasyonlarla aynı zeminde buluştuğuna ilişkin iddialar, Türkiye demokrasisi açısından başlı başına ağır bir utançtır.
Bir muhalefet partisi düşünün… Sandıkta oluşmuş irade, mahkeme koridorlarında yeniden şekillendirilmek isteniyor. Delegelerin tercihi, hukuk görüntüsü altında siyasi mühendisliğe dönüştürülüyor. Asıl tehlike de budur. Zira demokrasi yalnızca seçimle ayakta kalamaz. Kaybedenin sonucu kabul etmesiyle yaşar. Eğer her siyasal yenilgi mahkeme kapılarında rövanşa çevrilmeye başlarsa, artık sandığın bir anlamı kalmaz. Bugün “mutlak butlan” adı altında tartışılan şey, aslında hukukun mutlak biçimde aşındırılmasıdır. Bir mahkeme kararının, “ülke gerilmesin” diye bekletilebileceği söyleniyor. O hâlde yurttaşın şu soruyu sormaya hakkı vardır: Madem karar hukuka göre veriliyor, neden açıklanması için siyasal hava tahmini bekleniyor? Mahkeme mi karar vermektedir, yoksa siyasi atmosfer mi? Sadece bu soru bile tek başına büyük bir kaybın göstergesidir. Daha acı olanı ise bütün bunlar yaşanırken bazı hukuk kurumlarının, baroların ve yüksek sesle konuşması gereken çevrelerin derin bir sessizliğe gömülmesidir. Oysa hukuk, yalnızca mahkeme salonları yerine, susulması gereken yerde susmamakla korunur. Bugün yaşanan sessizlik, yarının daha büyük hukuksuzluklarına verilmiş örtülü bir onaydır. Zira hukuk bir kez siyasetin emrine girdiğinde, artık hiçbir yurttaş gerçekten güvende değildir.
Yasalar kişilere göre eğilir, kurumlar iktidara göre hizalanır ve adalet, güçlülerin kullandığı bir aygıta dönüşür. İşte “mutlak butlan” tartışmasının gerisindeki asıl tehlike budur. Bu bir kurultay konusu değildir. Bu konu, Türkiye’de hukukun hâlâ bağımsız olup olmadığı konusudur.
Toplumun önünde duran en büyük soru: Çürüyen yalnızca hukuk mudur…
Yoksa artık devlet aklının kendisi mi?