Annemi anlatmak için sadece bir anı defterini açmak istemiyorum. Bir dönemin, bir coğrafyanın ve bir emeğin kaydını açmak istiyorum.
Annem, adı kitaplara yazılmamış ama yaşamın en ağır sayfalarını omuzlamış bir Anadolu kadınıydı. 1960’lı yılların başında, Cumhuriyet’in kazanımlarının köylere yeni yeni ulaşmaya başladığı günlerde; hem geleneğin yükünü taşıyan hem de geleceği kuran bir kuşağın temsilcisiydi.
O, Türkmen kültürünün inceliğini üzerinde taşıyan bir kadındı. Üç eteğini bir ritüel ciddiyetiyle giyer, kuşağını özenle bağlar, çemberini ustalıkla örterdi. Başındaki boncuklu fes, boynundaki sakandırıkla yalnızca bir köy kadını değil, adeta yaşayan bir kültür anıtıydı. Bugün müzelerde gördüğümüz o folklorik kıyafetler, onun gündelik yaşamının sıradan parçasıydı. Ne var ki o günleri fotoğraflayamadık. Belleğimizde kalanlar, en değerli mirasımızdır.
Oysa annemi asıl anlatan, giysileri değil; taşıdığı yüktü.
Bir yanda koyun kuzunun peşinde geçen günler, öte yanda bağ, bahçe, tarla işleri… Ardından kalabalık bir ailenin bitmeyen gereksinimleri… Sekiz, on nüfuslu bir hanenin yemeği, temizliği, sağlığı, geleceği… Bugünün ölçüleriyle bakıldığında neredeyse olanaksız görünen bir yaşamı, o günün kadınları “olağan” yaşadı. Zira onların dünyasında şikâyet değil, sorumluluk vardı.
Evde akan bir çeşme yoktu. Su, köyün dışından taşınırdı. Temizlik sabunla, çamaşır tokaçla yapılırdı. Ne makine vardı ne kolaylık. Ama buna rağmen o evlerde bir düzen, bir temizlik, bir özen vardı. Bu, sadece fiziksel bir emek değil; aynı zamanda bir irade meselesiydi.
Annemin elleri yalnızca iş görmezdi, üretirdi. Yünü eğirir, ipliğe dönüştürür, sonra o iplikten çorap, eldiven, giysi örerdi. Yetmezdi; kilim dokurdu. Sadece kendi evimiz için değil, başkaları için de… Evimizin bir köşesine kurduğu tezgâh, onun sessiz fabrikasıydı. Renk renk iplikler, ilmek ilmek sabır, düğüm düğüm hayat… O kilimler yalnızca bir eşya değil; emeğin estetikle buluştuğu birer sanat eseriydi.
Üstelik bu beceriyi yalnızca kendinde tutmadı. Üç kızını da yetiştirdi. Onlara sadece bir meslek değil, bir onur kazandırdı. Çünkü o yıllarda bir kızın “değerli” sayılabilmesi, üretmesiyle olanaklıydı. Annem, kızlarını yaşamın öznesi gibi görürdü. Bu sessiz fakat güçlü bir toplumsal dönüşümdür.
Misafir gelince bambaşka bir yüzünü görürdük. Yokluğun içinden bolluk çıkaran bir bereket ustasıydı. Günlük yaşamda görmediğimiz yiyecekler, bir anda sofraya dizilirdi. Meğer annem, o yokluk günlerinde bile paylaşmayı planlayan bir akla sahipmiş. Bu, sadece bir gelenekten öte bir yaşam terbiyesiydi.
Şimdi geriye dönüp baktığımda şunu görüyorum: Annemin yaşamı, bireysel bir hikâyeden öte toplumsal bir emeğin özetidir.
Bilimsel bir bakışla o kuşak kadınları, Türkiye’nin görünmeyen kalkınma gücüydü. Tarımda üretim, evde yeniden üretim, çocukların eğitimi, kültürün aktarımı. Tüm bu süreçlerin merkezinde onlar vardı. Ne var ki biz bu emeği kayda geçiremedik. Ne istatistiklere yansıtabildik, ne de yeterince takdir edildi. Oysa bir toplumun gelişimi sadece fabrikalarla değil, o fabrikalara insan yetiştiren annelerin alın teri ile ölçülmeliydi.
İnsani bir bakışla konu daha derindir. Annem, sevgiyi göstererek değil, yaşayarak öğretti. Şefkat, onun dilinde bir sözcük değil, bir davranış biçimiydi. Yorgunluğu gizleyerek gülümsemek, açken doyurmak, eksikken tamamlamak. İşte annelik dediğimiz şey, bu olsa gerek.
Onu kaybedeli 23 yıl oldu. Dile kolay, zaman, bazı yoklukları eskitemiyor. Hâlâ bir koku, bir ses, bir hatıra ansızın çıkıp geliyor karşıma. Anlıyorum ki, insan annesini kaybetmiyor onunla yaşamayı öğreniyor.
Mezarının başında yazdığım o birkaç dize, aslında bütün bu duyguların özeti gibidir:
“Senden güzel kokan gül yokmuş anam…”
Bugün Anneler Günü. Çiçekler alınacak, sözler söylenecek. Ama asıl konu şudur:
Annelerin yükünü anlamadan, onların emeğini görünür kılmadan, onların hakkını teslim etmeden, ne toplumu doğru anlayabiliriz ne de geleceği sağlıklı inşa edebiliriz.
Benim annem bir köy kadınıydı. Ama aslında bir öğretmendi, bir üreticiydi, bir sanatçıydı, bir ekonomistti, daha önemlisi bir insandı. Ve iyi ki benim annemdi.
Hasretle, minnetle… Onun ellerinden öğrendiğim yaşamı, bugün sözcüklerle anlatmaya çalışıyorum. Biliyorum ki, bazı emekler sözcüklerle değil, yürekle anılır.
