Bu soru ne bir merak tümcesidir ne de bir uyarı…
Bu, rakamların önümüze koyduğu, hesap soran bir sorudur.

Zira bir ülke “yanlış yapıyor” diye değil, yanlışı kalıcı hâle getirdiğinde sürüklenir.
Sürüklenme de gürültüyle olmaz; sessizce, alıştıra alıştıra olur.

Bugün Türkiye’nin durduğu yer, bir siyasi görüşün yorumu değildir.
Uluslararası raporların, endekslerin ve karşılaştırmaların tuttuğu tutanaklardır.

Basın özgürlüğünden hukukun üstünlüğüne, yolsuzluktan cinsiyet eşitliğine kadar her başlıkta aynı olumsuz tablo ortaya çıkıyorsa, buna artık “tesadüf” denemez.
Bu tabloya bakıp hâlâ “abartılıyor” deniyorsa, mesele veriler değil; inkâr alışkanlığıdır.

Özgürlük endekslerinde gerileyen bir ülke sadece fikir kaybetmez.
Gelir kaybeder.
Güven kaybeder.
Gelecek kaybeder.

Özgürlük, soyut bir lüks değildir.
Özgürlük; daha yüksek gelir, daha az yolsuzluk, daha uzun yaşam süresi, daha güçlü bilim demektir. Bunun tersi de geçerlidir: Özgürlüğün daraldığı yerde refah da daralır, umut da.

Bugün kişi başına gelirle özgürlük arasındaki fark sadece ekonomik değildir; bir yaşam farkıdır.
Bir ülkede insanlar geçinemiyorsa, gençler ülkeyi terk etmek istiyorsa, adalet aramak yerine susmayı seçiyorsa bunun adı kader değildir.
Bu, mevcut yönetim anlayışının sonucudur.

Yolsuzluğun arttığı bir ülkede sadece ahlak zayıflamaz; kurumlar çözülür.
Çünkü yolsuzluk, birkaç kişinin cebine giren para değildir.
Yolsuzluk; liyakatin tasfiyesi, emeğin aşağılanması, hakkın ötelenmesidir.

Adam kayırmacılık sıradanlaştığında, yetenek suç olur.
Liyakat gittiğinde, sadakat tek ölçü hâline gelir.
Sadakatin ölçü olduğu yerde ise yanlışlar büyür, sorumlular küçülür.

İşte o zaman başlayan dönüşüm gariptir: Tuhaf bir dil oluşur:
Yüzsüzlük “cesaret” olur,
israf “itibar” diye pazarlanır,
cehalet “yerli ve millî”,
itaat “erdem” diye yüceltilir.
Sonuçta küçük insanlar, büyük gölgelerle dolaşmaya başlar.

Gençliğe bakalım…
Ne eğitimde ne istihdamda olan milyonlarca genç, bir istatistik değildir.
Bu, bir ülkenin geleceğinin, freni patlamış bir kamyon gibi yokuş aşağı yuvarlanmasıdır.

Okullarda okuduğunu anlamayan çocuklar varsa, bu bireysel bir başarısızlık değil; sistemin iflasıdır.

Hukukun üstünlüğü gerilediğinde adalet sadece mahkeme salonlarından çekilmez;
sokaktan, işyerinden, mutfaktan da çekilir.
İnsanlar devlete değil, tanıdıklara güvenmeye başlar.
Bu da toplumu sessizce çürütür.

Tarih bu filmi daha önce gösterdi.
17. yüzyılda Koçi Bey, devletin neden bozulduğunu açık açık yazdı:
Kayırmacılık, rüşvet, liyakatsizlik, bilgisizlik ve ihtiras…

Kimse dinlemedi.
Yarım asır sonra çöküş başladı.
Tarih kimseye kin tutmaz; ama ders almayanlara bedel ödetir.

Bugün Türkiye’nin yaşadığı şey ani bir kriz değildir.
Bu, yıllara yayılan tercihlerin toplamıdır.
Denetlenmeyen gücün, hesap vermeyen yönetimin, susturulan eleştirinin doğal sonucudur.

Bir ülke böyle sürüklenir.
Yavaş yavaş…
Alıştıra alıştıra; suda yavaş yavaş ısıtılan kurbağa misali…

Ve en tehlikelisi şudur:
İnsanlar buna alıştığını sandığı an, en sert düşüşün başladığı andır.

Soruyu yeniden soralım:
Türkiye nereye sürükleniyor?

Yanıt rakamlarda yazıyor.
Görmek istemeyenler için değil; bakmayı göze alabilenler için…