Bazı ülkelerin tuhaf anları vardır.
Bazen güçsüzlük, bir başarı hikâyesi gibi anlatılır.
Ve o an, gerçekte neyin kaybedildiğini kimse fark etmez.

Çünkü insan bazen kendi zayıflığını görmektense, güçlü birinin gölgesine sığınmayı tercih eder.
Gölge büyüdükçe, kendini de büyük zanneder.

Son yıllarda garip bir siyasal dil oluştu.
Kendi eksiklerini anlatmak yerine, başkasının gücünü anlatan bir dil.

Bir ülkenin güvenliği başka bir ittifakın omuzlarında duruyor, buna “başarı” deniyor.
Bir başkası sizin adınıza semalarınızı koruyor, bu bir övünç cümlesine dönüşüyor.

Oysa gökyüzünü kimin koruduğundan çok daha önemli bir soru vardır:

Bir ülke kendi gökyüzüne ne kadar sahip çıkabiliyor?

Ama mesele sadece savunma meselesi değil.
Asıl mesele zihniyet meselesi.

Çünkü ilginç bir çelişki var:
Dışarıya karşı son derece mütevazı ve teslimiyetçi olan bazı zihinler, içeride inanılmaz derecede saldırgan olabiliyor.

Kendi gücünü test etmekten çekinenler, eleştiriyi bastırmakta çok cesur oluyor.
Bilgiyle tartışmak yerine bilgiyi küçümsemeyi tercih ediyorlar.
Tecrübeyi dinlemek yerine onu itibarsızlaştırmayı.

Çünkü bilgi rahatsız eder.
Tecrübe aynadır.
Ve bazı aynalar insanın görmek istemediği şeyleri gösterir.

Böyle zamanlarda eski bir yöntem devreye girer:
Eleştireni susturamazsan, onu itibarsızlaştır.

Bir fikri çürütemiyorsan, o fikri söyleyen kişiyi hedefe koy.
Kalabalığın önüne at.
Çünkü kalabalık bazen düşünmekten çok yargılamayı sever.

Bu yüzden kimi zaman bir ülkenin yetiştirdiği en değerli akıllar bile hedefe konur.
Bilgiyi temsil edenler küçültülür, tecrübeyi temsil edenler itibarsızlaştırılır.
Amaç bellidir:
Bilginin ağırlığını hafifletmek, kalabalığın gözünde onu sıradanlaştırmak.

Bu yöntem yeni değil.
Tarihin en eski güç gösterilerinden biridir.

Ama burada asıl trajedi başka bir yerde saklıdır.

Bir ülkenin kendi gücünü küçümseyip başkasının gücüyle övünmesi, sadece bir strateji değil; aynı zamanda bir psikolojidir.

İnsan bazen yenildiğini kabul eder.
Ama bazen de yenilgiyi bir erdem gibi anlatır.

“Böylesi daha hayırlı.”
“Zaten böyle olması gerekiyordu.”
“Bir bakalım, hayırlısı…”

Bu cümleler çoğu zaman bilgelik değil, çaresizliktir.
İrade değil, geri çekilmedir.

Ve en ilginci şudur:

Kendi sınırlarını kabul eden bu anlayış, başkalarının özgürlüğüne karşı hiç de mütevazı değildir.

Eleştiriye tahammül yoktur.
Sorgulamaya sabır yoktur.
Farklı düşünceye hoşgörü yoktur.

Dışarıya karşı tevekkül, içeride ise tahakküm…

İşte çağımızın en tuhaf çelişkilerinden biri budur.

Çünkü bir ülke başkasının gölgesinde yaşayabilir.
Tarih bunun örnekleriyle doludur.

Ama bir ülkenin asıl kaybı, gölgenin büyüklüğü değildir.
Kendi gövdesini küçültmeye razı olmasıdır.

Gökyüzünde düşen her füze bir tehlikeyi ortadan kaldırabilir.
Ama bazen fark edilmeden başka bir şey de düşer:

Bir milletin kendi ayakları üzerinde durma iradesi.

Ve bu irade düştüğünde, gökyüzü ne kadar güvenli olursa olsun,
yeryüzü biraz daha eksik kalır.