Şehrin alt başındaki Orman Dairesi’nin yanına “cambaz” geldi mi, mahalleden üç-beş çocuk toplanıp giderdik, şamata yapmaya. Anadolu’nun bu gözden uzak kentinde, sinemadan sonraki en büyük keyfimizdi cambazlar… Hele de cambazın tombul karısı… Bacağın dizden yukarısını, kolun dirsekten ötesini görmenin mümkün olmadığı en azından kırk yıl öncesinin Anadolu’sunda, rengârenk çiçekli bol entarisi, omuzlarına kadar açık kolları, dizden çok yukarıları bile görünen beyaz tenli dolgun bacakları, rujlu dudakları, rimelli kirpikleri, rastıklı kaşları, kaymak gibi yanaklarıyla, henüz uyanmamış bedenimizde tatlı kıpırtılar oluştururdu…

İpte yürümeler, göbekte taş kırmalar, daha nice akrobatik hareketler… Ama ille de, içine küçük küçük cinsellik çağrıştıran esprilerin serpiştirildiği bir bölümlük “orta oyunu”…

· Boncuuuk!..

· Ne diyon kancık oğlu kancık!

Ve izleyicilerde ilk kahkaha patlaması…

Mahallede oyun oynarken kalleşlik yapana filan denir, ama, bir kadının yüzüne denince “bir hoş” olmuyor mu?

Gösterinin bitiminde, cambazla karısı, bir de yardımcı elemanları, seyircilerin arasına dalar, para toplarlardı. Büyükler utanma belasına üç-beş kuruş atarlardı. Biz çocuklardan ise zaten bir şey bekledikleri yoktu. Biz de bunu bildiğimiz için giderdik pervasızca. Bedava sirke baldan tatlıydı… Cebimizde paramız olsa, para verecek olsak, sinemayı tercih etmez miydik?

Çadır tiyatroları, halka attıran kızların iç gıcıklayıcı cilveleri sonraki işler…

Asıl sinemaydı, tüm benliğimizi kaplayan tutku.
Aklımız ermeye başladığından beri büyülenmiştik adeta… Yaşamımızın tek anlamı, tek amacı olmuştu beyaz perdeye düşen gölgeler.

Sinemaya yetecek harçlık düştü mü cebimize, zincirle bağlasalar durmazdık. Bir avuç kırık leblebi alacak paramız arttı mı, hele de film başlayıncaya kadar okuyacağımız kitabımız elimizde oldu mu, keyfimize diyecek olmazdı. Kitap dedikse, Tom Miks, Teksas, Kinova, Kit Taylor, Pekos Bill ya da Red Kit… Arastada bir kasap satardı bu kitapları ucuz fiyattan. Galiba, matbaadan kese kâğıdı yapılmak üzere bir uçları mürekkebe batırılmış olarak satılmış baskılı kâğıtlardı bunlar. Çoğu kez kapakları yoktu, ama eksiksiz bir kitap haline getirilmiş olurdu. Gazete bayilerinde satılan kitapları alma lüksümüz yoktu ya, ancak bunlardı bütçemize uyan. Yani, “kasap işi” resimli macera romanları…

Sinemaya girdikten sonra uzunca bir “okuma” zamanı bulabilmemizin nedeni ise, iyi yer kapabilmek için en az yarım saat önceden salona girmek zorunda oluşumuzdu. Çünkü “duhuliye” denilen ucuz bilete gücümüz yeterdi ancak. “Hususi”nin hemen önündeki koltukları kapabilmek için de uzunca bir süre kuyrukta beklemek, kapı açılır açılmaz içeri koşmak gerekirdi. Yoksa, ön koltuklardan koca perdeyi seyretmeye çalışmak gibi zahmetli bir durumla karşı karşıya kalmak kaçınılmazdı.

Koltuk dedikse, şekil olarak… Öyle bildiğimiz konforlu, döşemeli filan değil… Ahşap koltuklar… Hatta sinemaların birinde daha da basiti, birbirine telle tutturulmuş numarasız tahta iskemleler…

Tanju, gol vuruşunu yaptığı anda orgazm oluyormuş gibi olurmuş ya, biz de tarif edemediğimiz bir heyecanla titrerdik film başlayıncaya kadar. Sonra sihirli bir dünyaya açılırdı o kocaman perde…

Önceleri, kavgalı-dövüşlü filmlerden hoşlanırdık ille de. “Esas göbel”in kaç kişiyi dövdüğünü, kaç yumruk attığını saymaya çalışırdık atlamadan. Ayhan Işık’la Eşref Kolçak delikanlı göbellerdi. Erkek gibi sever, erkek gibi döverlerdi. Orhan Günşıray ise biraz sosyete kaçardı bizim gözümüzde. Fazla tutmazdık.

Sonraları kadınlara da bir başka gözle bakar olduk. Türkan Şoray, Fatma Girik, Belgin Doruk, abilerimizin sevdikleriydi, yengemiz olurlardı, kutsal bir yanları vardı sanki. Tanrıça gibi erişilmezlerdi. İlahi bir aşk gibiydi onlara karşı duygularımız. Ama, Suzan Avcı, Aysel Tanju, Sevda Ferdağ rüyalarımızı süslemeye başlıyorlardı yavaş yavaş, kadınlıklarıyla… Hayat, Ses, Artist mecmualarından kestiğimiz mayolu fotoğraflarını kitaplarımızın arasında saklar oluyorduk. Cinsellikle tanışmasak da henüz, öğrenmeye başlamıştık.

Ve de sinemanın büyüsüne şehvet karışıyordu giderek… Saçımızı Göksel Arsoy gibi mi taramalıydık, yoksa Efgan Efekan gibi yandan ayırıp alnımızın üzerine mi dökmeliydik?

Ama mutlaka ve mutlaka, âşık olmak yakışırdı delikanlı adama… Yaşımız 14-15’lerde artık, delikanlı değil miydik? Beyaz perdedeki kahramanlarımız gibi, âşık olup acı çekmeliydik. Hüzünlü duruşlar, efkârla sigara tüttürmeler… Oflar, poflar… Acısız aşk neye yarardı? Hemen “yüz veren”, konuşmaya başlayan kızdan sevgili mi olurdu? Uzun süre “ı-h” diyecek, sen yaklaştıkça suratını öte yana dönecek, “ayrı dünyaların insanı” olduğunuzu belli eden davranışlarda bulunacak… Nice sonra anlayacak kendisinin de seni derin bir aşkla sevdiğini… Sensiz olamayacağını… İyi ama, filmlerde aşk macerası mutlulukla noktalanınca perdede “son” yazısı çıkıyordu. Bizimse filmimiz devam ediyordu, edecekti… Nasıl olacaktı bu aşk? Sinema perdesinden yaşadığımız dünyanın gerçeğine inmemiz epey zaman aldı doğrusu. Ama, ayaklarımız yere değmeye başladıktan sonra da, sarıp sarmalamaya devam etti bizi, büyülü perde.

Öyle bir tılsımı vardı ki…

Cumartesi saat 14.00 gösterimleri, kadınların ağlama seansına dönerdi…

Sinemanın ışıkçısı, hatta bazen makinisti, film afişinin yapıştırıldığı ince tahtayı sırtına asar, önce elindeki çıngırakla dikkati çeke çeke sokakları dolaşırdı:
“Cumartesi günü saat tam ikideeee… Yalçın Sinemasındaaaa… Talihsiz genç kızın hıçkırıklarııı… Mendilinizi yanınıza almayı unutmayıııın!..”

O seans, kadınlar matinesi gibiydi. Mahalleden sürek sürek giderlerdi kadınlar… Kaynanalarından laf işitme, akşam kocalarından dayak yeme pahasına… Ve de yanlarında götüremedikleri çocuklarının arkalarından ağıt-figânı, zırlaması arasında… Çoğu zaman balkon ailelere ayrılırdı, ama “cumartesi saat tam ikide” balkon da, hususi de kadınlarla dolardı. Bir tek “duhuliye”ye çocuklar, gençler alınırdı.

Sonrası felâket… Gözyaşları sel olur, salon sanki suya batardı… Perdedeki baş kadın oyuncu ile özdeşleşen kadın, içinde biriken öfkeyi, acıyı, stresi, her ne varsa, burnunu çeke çeke atardı dışarı…

Sinema çıkışında “Clark” çeken delikanlılar olurdu genellikle. Kaşla-gözle, sinemadan çıkan genç kızlara, kadınlara görünmeye çalışırlardı. Fiyakının dozunu biraz artıran olursa da, tanıdık bir teyzenin “tahtalara gelesice” diye bedduasını suratına yemekten kurtulamazdı. Ne de olsa, neredeyse herkesin herkesi tanıdığı küçük bir şehirdi.

Oysa, kızların ağlamaktan kan çanağı olmuş gözlerinde, karşı kaldırımda poz veren delikanlıları görecek hâl mi kalmış olurdu?

Artık bir hafta boyu o film konuşulacaktı çay sohbetlerinde, kapı aralıklarında, misafirliklerde…

Bir dahaki cumartesi, yeni gelen filme kadar…

Yaşam mı sinemaydı, sinema mı yaşam?

Şu kavanoz dipli dünyada, yaşam hayal perdesinden mi ibaretti ne?

(NOT: Göbel, Orta Anadolu’da, oğlan, erkek çocuğu anlamında kullanılıyor.)

Erkek E KapakErkek E 2Erkek E 1