----------------KENT NOTLARI-------------------

Son derece anlamlı bir atasözümüzdür:

“Önce iğneyi kendimize, sonra çuvaldızı başkasına batırmalıyız.”

İğnenin canımızı nasıl acıttığını hissedelim ki, başkasına daha büyük acı vermekten mümkünse kaçınalım.

Ama, “nalıncı keseri” gibi hep kendimize yonttuğumuz ve yalnızca kendi çıkarımızı düşündüğümüz için, başkasının hakkını-hukukunu, zararını, acısını, gözyaşını kolayca gözardı ederiz.

Savunduğumuz bir davada, hep başkalarından anlayış, hoşgörü veya adalet bekleriz de, kendimizin ya da çevremizin sebep olduğu haksızlıkları, adaletin çiğnenmesine bilerek-bilmeyerek yaptığımız katkıları görmezden geliriz.

*

Ülkemizde, “basında adalet” ve “nitelikli gazetecilik” diye çırpınanların başında geldiğimi düşünüyorum.

Okurlarımızı bıktırma pahasına, bu konuları dilimden düşürmüyorum.

Çünkü, toplumsal çürümenin en önemli boyutlarından birinin de “medya dejenerasyonu” olduğunun farkındayım. Yalnızca 56 yıllık gazeteci olarak değil, ülkesinin geleceğini ve torunlarının yaşayacağı ülkeyi kendisine dert edinen “sorumlu” bir vatandaş olarak da gerçekten “ıstırap” çekiyorum.

*

Yerel gazete veya yerel internet haber siteleri arasında nitelikli-niteliksiz ayrımı yapmayan, iyi ile kötüyü aynı kefeye koyan anlayışa şiddetle karşı çıkıyorum, veryansın ediyorum.
Bunun bir “kul hakkı” olduğunu söylüyorum.

Zira, devletin koyduğu kurallara uygun, öngörülen istihdamı sağlayarak, şart koşulan okunma-izlenme rakamlarını aşma uğruna daha büyük maliyetlere katlanmak zorunda kalan medya organları ile bunların hiçbirini gereği gibi yapmayan sözde gazete veya internet haber sitelerini ayırma zahmetine katlanmayan kamu kurumları, yerel yönetimler, mesleki ve sivil toplum kuruluşları “adaleti katlediyorlar”.

Hep söylüyorum; eşitlik her zaman adalet değildir.

Hak edenle etmeyeni “eşit” görmek, adaletsizliğin dikâlâsıdır.

Hak edilmedik övgülerin sözlükteki karşılığı ise “yalakalık”tır.

*

Gelelim iğne-çuvaldız meselesine…

Aynı haksızlığı, meslek kuruluşları da yapıyor ne yazık ki…

Hem de büyük büyük laflarla; demokrasi adına, basın özgürlüğü veya halkın haber alma hakkı gibi cilalı kavramlara sığınarak…

Basın özgürlüğü, elbette demokrasinin olmazsa olmazı, ama işini adam gibi yapmak koşuluyla…Niteliksiz yayın organı, demokrasiye ne kadar katkı sağlar, ne kadar “özgür basın” nitelemesini hak eder?

Basın meslek kuruluşlarının içinde de, maalesef, kurallara tam uymayan, ama resmi ilan pastasından “aslan payı”nı almayı kendine hak görenler var.

Basın İlan Kurumu’nun bu gibi yayınlarla mücadelesi ise, “halk dalkavuğu” siyaset kurumunun müdahaleleri nedeniyle adaletin sağlanmasına yeterli olamıyor.

Çok net, çok açık söylüyorum: Demokrasiden, hukukun üstünlüğünden, insan haklarına saygıdan, düşünce ve basın özgürlüğünden yanayım, ama istismarcılığın, “hak etmeden” kamu kaynaklarından geçinmenin de tam olarak karşısındayım.

Tek başıma kalsam da bu mücadeleye devam edeceğim.

*

Menfaatçilerin bu tuzağına düşme ihtimali karşısında, muhalefet partilerini de uyarmak isterim.

Madem ki her alanda “adalet” istiyorsunuz, basında da “adalet”ten yana olmalısınız.

Şakşakçılara kanıp adaletsizliğin, niteliksizliğin yanında yer alırsanız, “tefessüh etmiş” bir düzeneğin değirmenine su taşımış olarak tarihe geçersiniz.

Bininci kez tekrarlayayım: Şantaj gazeteciliği, asparagas, sansasyon haberciliği, dedikodu severlerin hoşuna gidebilir, ama toplumun tüm değerlerini çürütür ve iktidarı olduğu kadar muhalefeti de erinde gecinde sanık sandalyesine oturtur.

Farkına varıldığında ise iş işten geçmiş olur.