Dünya artık tekbirle, hamasetle yönetilmiyor; algoritmalarla, laboratuvarlarla, akılla şekilleniyor. Sessiz kalırsanız, başka başkentlerin hesap defterine düşersiniz. İşte bugün bize düşen; gerçekleri görmek, aklı kullanmak ve kendi penceremizden bakmak…
Olmayacak dualara “âmin” demeyi alışkanlık hâline getirmiş bir zihin dünyasından söz ediyorum. Kolay olana yaslanmayı, kaderi tembelliğe mazeret yapmayı, hamaseti hakikatin önüne koymayı marifet sayan bir ruh hâlinden…
Bu iklim sadece çöllerde kalmış olsaydı mesele uzakta kalırdı. Ama o rüzgâr bu topraklara da uğradı. Aynı yankıyı burada da duyuyoruz.
GÖRÜNMEZ SAVAŞLARIN ÇAĞI
Artık ne top sesinin yankısı var, ne süngü hücumunun destanı. Devlet otoritesi bir sabah uyanıp hasmın füzesini kapısında, hatta tepesinde bulabiliyor.
Yenidünyanın savaşları cephede değil; görünmez laboratuvarlarda, algoritmaların içinde, uydu yörüngelerinde hazırlanıyor. Bir düğmeye basıldığında, nereden geldiğini anlayamayacağınız bir teknoloji üzerinize çökebiliyor. Siz tekbir getirene kadar matematik çoktan hesabını yapmış, cebir sonucunu üretmiş oluyor.
Ama bazı zihinlerin kullandığı silah hâlâ hamaset.
Yüksek ses, bol ünlem, bol tehdit… Hepsi birer avutma biçimi.
Dünya artık meydan okumayla değil, mühendislikle şekilleniyor.
Slogan değil denklem konuşuyor.
EMPERYAL HESAP DEFTERİ
Küresel güç mücadelelerinde kimse yarım iş bırakmaz. Altyapıyı, üretim merkezlerini, düşünen aklı; bir ülkeyi ayakta tutan her unsuru hedef almadan geri çekilmez.
Emperyal hesap sadece toprakla ilgilenmez; zihni, sanayiyi, bilimi de hedef alır.
Bir ülkeyi zayıflatmak için önce hafızasını, sonra üretimini, en sonunda da özgüvenini hedef alırlar. Süreç bir örgütle başlar, bir liderle devam eder; ama hamasetle asla bitmez.
Ulusal şuurunu yitirmiş bir toplum, sadece siyasi liderini değil; kendisini de savunmasız bırakır. Taviz vererek engellediklerinizi sandığınız her boşluk, başka hesapların zemini hâline gelir.
Hâlâ “liderimizi yedirmeyiz” hezeyanıyla bir kişiyi devletle eşitleyen anlayış, ülkeyi ağır bedellerle karşı karşıya bırakabilecek ittifakları alkışlayacak kadar sarhoş bir özgüvenle hareket etmiş olur. Daha tehlikelisi ise bütün bunları görüp “ya öyle değilse” diyerek sessiz kalanlar. Ne itiraz eden ne de sahip çıkan; sadece izleyen, bekleyen bir kalabalık… O sessizlik, en az kör bağlılık kadar belirleyici.
SINIRLARIMIZI KENDİ ELLERİMİZLE KEVGİRE ÇEVİRMEK
Kendi ellerimiz ve sığ düşüncelerimizle sınırlarımızı kevgire çevirdik.
Suriye’de mayınları temizlerken, Irak’ta Amerika’ya sessiz onay verirken ve şimdi İran’da yaratılan otorite boşluğuna kayıtsız kalırken; etrafımız üç cepheden bir “Kürdistan” hayali için hazırlık zemini hâline geldi.
Mesud Barzani tarafından bastırılan ve arka planda Papa’nın yer aldığı pulda ön plana “Kürdistan” haritası olarak Türkiye topraklarının konulması karşısındaki sessizlik, sembollerin nasıl siyasete dönüştüğünü gösteriyor. İznik’te yapılan ekümenik ayinle eş zamanlı Hakkâri’deki festival görüntüleri, Peşmerge postalları eşliğinde verilen mesajlar… Hepsi birbirini tamamlayan bir senaryonun parçaları gibi okunuyor.
Gece gündüz Washington’a yapılan ziyaretler, Ortadoğu liderleriyle verilen fotoğraflar hiçbir şeyi değiştirmez. Kendi ülkenizle, kendi akıl sahiplerinizle konuşmadığınız sürece sonuç değişmez. Geçmişte yapılan nice görüşme neyi durdurdu? Perşembenin gelişi Çarşamba’dan bellidir.
CEHALETİN KONFORU
Zaman, halka “İlahi kelamı herkes anlayamaz” diyenlerin aslında çağın kelamını anlamadığını gösterdi. Ama karanlığa doğmuş gözler ışığa mesafeli.
Felsefeye burun kıvırıyor, cebire dirsek gösteriyor, bilimi yabancı bir dil gibi görüyoruz.
Oysa evren o dille yazılmış.
Sorun inançta değil; aklı askıya almakta.
Sorun kimlikte değil; üretimsizlikte.
Sorun düşmanda değil; cehaletin konforunda.
Yenidünyada güç dua ile değil formülle büyür.
Refah sloganla değil laboratuvarla gelir.
Güvenlik hamasetle değil hesapla sağlanır.
İnsan alıştığı karanlığı normal sanır. Işık gözünü kamaştırdığında suçu ışığa yükler. Oysa karanlık, onu tercih eden zihnin eseridir.
PENCERENİZ ANKARA OLSUN
Pencereniz ne Washington olsun ne Tahran, ne Bağdat, ne Şam, ne Tel Aviv…
Başkalarının kavgasının heyecanına kapılıp kendi aklınızı kiraya vermeyin.
Pencereniz Ankara olsun.
Bu toprakların çıkarı neyi gerektiriyorsa oradan bakın. Duyguyla değil akılla, hamasetle değil hesapla, öfkeyle değil stratejiyle düşünün. Bir ülkenin onuru bağırmakla değil, ayakta kalmakla ölçülür. Ayakta kalmak ise bilimle, üretimle, ulusal şuurla mümkündür.
BÜYÜK RESİM VE KÜÇÜK HESAPLAR
Eğer İran’ın füzeler ve savunma sistemleri konusundaki hamaseti neyse, bizim savunma sanayi hamasetimiz de aynıysa, tehlike büyüktür. Yıllarca iç siyaset uğruna halk aldatıldıysa, bu hikâyeye inanarak kendine paye çıkaranlar gafletle ülkenin istilasına zemin hazırlamış olur.
Amin Maalouf Ortadoğu insanını şöyle tanımlar:
“Her şeye üzülen ama hiçbir şeyle ilgilenmeyen insanlar. Devamlı söylenirler ama çözüm bulmazlar.”
Bugün yaşananlara bakın.
Donald Trump, Benjamin Netanyahu ve bölge liderleri arasındaki temaslar “koordinasyon” diliyle sunuluyor. Beyaz Saray açıklamaları müttefik vurgusu yapıyor.
Peki biz hangi fotoğrafın neresindeyiz? Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) yıllarca konuşuldu, sonra gündemden düştü. Ama sahadaki tablo konuşmaya devam ediyor.
Süreç, Hamas’ın İsrail’e yönelik saldırısıyla başladı denildi. Ardından bölgedeki dengeler değişti. Irak işgalinde verilen destekler, sonra gelen zikzaklar, milyonlarca insanın hayatına mal olan yıkım… Suriye’de iktidarın devrilmesi, Libya’da yaşananlar…
Ulusal şuurunu yitirmiş bir toplum, dini liderini de kendini de koruyamaz. Büyük resmi görmek yerine küçük hesaplara razı olanlar, sonunda o düzenin suretine dönüşür.
Friedrich Nietzsche’nin dediği gibi, “İnsan, aşılması gereken bir varlıktır.” Kendi karanlığımızla hesaplaşmadan ne kendimizi ne ülkemizi dönüştürebiliriz.
Çelişkiyi kuranlar düzeni inşa eder; ona razı olanlar o düzenin parçası olur. En büyük dönüşüm zulmedenlerde değil, alışanlardadır.
Uyanma vaktidir.
Dünya hamasetle değil hesap kitapla dönüyor.
Kendi aklımızı kiraya vermekten vazgeçip kendi penceremizden bakmayı öğrenmeliyiz. Aksi hâlde başka başkentlerin hesap defterinde bir dipnot olmaktan öteye geçemeyiz.