İnsanlık tarihi bazen garip bir soruyla karşı karşıya kalabiliyor. Aynı Tanrı’ya inanan insanlar neden birbirini öldürür?

Ortadoğu’ya bakıyoruz, bu soru artık felsefi değil, kanlı bir gerçektir. Aynı kitaba inananlar, aynı peygamberin adını ananlar, aynı kıbleye yönelenler… birbirlerine namlu doğrultuyor. Tetiği çeken de “Allah Allah” diyor, yere düşen de.

İşte tam burada aklımızın soru çengeline takılan soru: Kıble birse, hesap neden başka?

Bugün mezhep çatışmaları çoğu zaman inanç tartışması gibi anlatılıyor. Oysa tarihin yansıttığı gerçek başka. Çoğu zaman savaşı başlatan din değildir. Kutsal sözler cepheye sürülür fakat kararlar güç masalarında alınır.

Bir coğrafyada insanlar birbirini tüketmeye başladıysa dışarıdan müdahaleye gerek kalmaz. Bölünmüş toplumlar, işgal edilmiş topraklardan daha kolay yönetilir. Zira en etkili hâkimiyet sınırlar üzerinde değil, zihinler üzerinde kurulur.

Bugün aynı silahların farklı mezheplere satılması tesadüf müdür? Çatışmaların sürekli diri tutulması da. Savaş uzadıkça kazananların cephelerden daha çok ticaret masalarında çoğaldığı görülür.

Kan dökülürken kazanç büyür. İnançlar konuşulur fakat çıkarlar karar verir.

Bütün suçu dış güçlere yüklemek işin kolay tarafıdır. Asıl konu içerideki sessizliktir.

İslam dünyasında acılar bile ortak yaşanmıyor. Bir yerde ölen çocuk için meydanlar dolarken başka bir yerdeki ölümler neredeyse görünmez oluyor. Tepkiler vicdana göre değil, aidiyetlere göre şekilleniyor.

Oysa ölümün mezhebi olmaz. Acının tarafı olmaz.

Vicdan seçici hâle geldiğinde, inanç ahlaki gücünü kaybeder. Adalet parçalanırsa kutsal sözler sadece slogan olarak kullanılır.

Toplumu yönlendirme iddiasındaki dini yapılar da çoğu zaman bu tablo karşısında sessizdir. Gürültünün ortasında en dikkat çekici şey suskunluktur. Zira sessizlik, çoğu zaman tarafsızlık değil uyum sağlama biçimidir.

Tarih boyunca din akılla buluştuğunda medeniyet üretmiş, güç mücadelelerine alet edildiğinde toplumları parçalamıştır. Sorun inançta değil, onu araç olarak kullanan zihniyettedir.

Batı dünyası kendi mezhep savaşlarında ağır bedeller ödedi. Sonuçta şunu fark etti: İnanç adına sürdürülen savaşlar Tanrı’yı yüceltmiyor, aksine zayıflatıyor. Akıl devreye girince mezhepler siyasetten çekilmek zorunda kalıyor.

Biz ise hâlâ aynı döngünün içinde dönüp duruyoruz.

Asıl soru şudur: İnsanlar gerçekten Tanrı adına mı savaşıyor, yoksa Tanrı’nın adı başkalarının hesaplarına mı kullanılıyor?

Zira insan aklını kiraya verirse, başkasının savaşında asker olur. Savaşın adı din olsa bile, gerçekte kutsal olan hiçbir şey kalmaz.

Sonunda geriye kalan gerçek ise;

Kıble bir olabilir.
Dualar aynı olabilir.
Hesaplar farklıysa, ölümler kader değil, tercihtir.

İnsan, Tanrı için öldüğünü sanırken çoğu zaman başkalarının çıkarı için öldüğünün farkında bile değildir.