Köyde yaşamak başkadır.

Koyunun, keçinin arkasından büyükler koşturur, oğlağın, kuzunun arkasından çocuklar.

Herkese iş vardır, herkesin işi vardır.

Emeklisi, yan gelip yatanı yoktur köylünün.

Çocukluğum Alaca Küre köyünde geçti.

Alaca Kürkçü köyüne çocuk öğretmen olarak atandım. 17 yaşımda çocuk öğretmendim.

Devlet,

"Bu okulun öğretmeni de sensin, müdürü de." dedi.

Okulun mührünü verdi, maaşımı vermedi.

-Maaş?

-Maaş yok, çocuksun!

Çocuk da olsak seve seve, oynaya güle gittik görev yapacağımız köye.

Köyler insan doluydu, köy çocukları öğretmen bekliyordu. Köyler karanlıkta kalmıştı, ışık bekliyordu.

Öğretmen ışıktı.

Ne olduysa oldu. Köyler şehirlere aktı. Boşaldı. Şehirler, şehirköy oldu.

Keşke olmasaydı!

Arkadaşım diyor ki:

-Sen yokluk, yoksulluk içindeki köyü istiyorsun. Yeniliklere karşısın!

-Değilim.

Aklı başında hiç bir insan yeniliklere karşı olamaz. Yaşanılan yerde;

Hak,

Hukuk,

Adalet,

Özgürlük,

Aşk

varsa orada insanca yaşanır, güzellikler orada yeşerir.

Üretici köylüyü köyünden kopartıp, şehirlerde  tüketici yığınlar halinde yaşatmak yanlıştır!

Yanlış oğlu yanlıştır!

Şehirler; işsizler, emekliler yurdu oldu. Her İşsiz, her emekli sanki deprem sonrasında ağır hasarlı bir bina. Gümrük parklarında çürümeye  terk edilmiş otomobil, kamyon, otobüs... Günlerce anahtarı çevrilmeyen, kapı önlerinde, yaya kaldırımlarının üzerinde, çocukların arka camına, ön camına "Beni yıka!" yazısı yazdıkları deposu boş araç.

Ben, işte buna karşıyım.

Çocukluğumda, emeklilik nedir bilmezdi köylü. Ölene dek eli işte olurdu.

Harman zamanı en ağır iş, samanlığa saman atmaktı. Saman tozu ağzınızdan, burnunuzdan girer, terleyen boynunuz, kulağınız yapış yapış saman olurdu. Çekilmez bir sıkıntı verirdi saman tozu.

Bu işi bizim evde babam yapardı. Ağabeylerim, yengelerim bu işe hep uzak dururdu. Zamanla anladım nedenini. Babam, onlara kıyamazdı.

Babam o yaşında bile işleyen demirdi, üreticiydi.

O gün bugün şehirlerin olanakları köylere taşınamadı.

"Öyle ise köyleri şehirlere taşıyalım." dediler.

Köyler şehirlere taşındı. Gelenlere şehirli gibi yaşama fırsatı verilmedi.

-Ne iş yapıyorsun?

-Ne iş olursa.

-Hiç tiyatroya gittin mi?

-Gitmedim.

-Baleye?

-Neye?

-Gazinoya, pavyona?

-Haşa!

Çocuklarını okutamadılar. Bilisiz(cahil) bırakıldılar. Gerici, dinci tarikatların müritleri oldu çoğu. Yağmurda sele kapıldılar, evleri sular altında kaldı. Deprem oldu, çoğunun başına yıkıldı yuvaları. Sağ kalanlar aç kaldı, açıkta kaldı.

Faşist, gerici, kindar yöneticilerin ellerine bakar oldular. Sadaka alır gibi aldılar kendilerine uzatılanları. Çalıştıkları yerlerden emekli olanların aldıkları maaşlar yetersiz kaldı. Ucuz ekmek kuyruklarına takıldılar. Market raflarında en ucuz olanına uzandı elleri. Semt pazarlarına alacakaranlıkta gittiler. Çocukları, torunları ziyaretlerine geldikçe, yere bakar oldu çoğu.

Köylerinde üretime katılan, köyünün bilirkişisi, bilgesi olan yaşlılar, şehirlerin itilmiş kakılmışları oldular.

İkiye bölündü toplum.

Yukarıdakiler,

Aşağıdakiler.

Yukarıdakiler, istedikleri zaman aşağıdakilerin arasına iniyor ama aşağıdakiler yukarıya çıkamıyor. Daha da önemlisi yukarıdakileri aşağıdakiler besliyor.

Annem derdi ki:

"Oğlum, köylüler olmasa, şehirliler aç kalır."

Yukarıda tezgah açan, dolar saçan binlerce zübük, zübükzade özellikle seçim dönemlerinde aşağıya iniyor.

Onlar,

"Oy!" dedikçe.

Aşağıdakiler; köylerine dönemeyen, şehirlerde aradıklarını bulamayan milyonlar,

"Oy oy!" diyor.

"Oy"la,

"Oy oy!"

birbirine karışıyor.

Her seçim sonrasında ise "Atı alan Üsküdar'ı geçiyor."

Yakında yerel yönetimler için seçim var.

Fırsat bu fırsat!

Değerini bilebilirsek elimizdeki bir oy'un,

İşte o zaman bozulur büyük oyun.