1939 yılında Avrupa'da yer yerinden oynuyordu. İkinci Dünya Savaşı patlak vermişti. Anadolu'da da yer yerinden oynadı, Erzincan'da deprem oldu. Yıkım büyüktü. Asker kışlasından koştu, evi yıkılmayanlar evinden. Mahkumlar koğuşlarından, hücrelerinden... Ne kadar insan kurtarılabildi ise kurtarıldı. 7,9 şiddetinde depremden kurtarılamayan insan sayısı 32.968'di.
Mahkumlar bir araya getirildiklerinde sayım yapılıyordu. Kaçan yoktu.
Ölenler de kurtulanlar da kanları pahasına yurttaş olmuşlardı. İşgal edilen topraklarından düşmanı kovmuş insanlardı. Kurtuluş Savaşı'nın anıları hâlâ sıcaktı.
Halk salgın hastalıklarla boğuşuyordu, bilisizdi (cahildi), yoksuldu. Boğazından kısıyor, Osmanlı'dan kalan borçlar ödeniyordu.
Komşu devletlerden, uzak ülkelerden ülkemize gönüllü olarak gelmek isteyen, yurttaş olmak isteyen yoktu. Arı bile bal alacak çiçeği bilir, kavun kokusuna gelirdi. İnsan da öyleydi.
O yıllarda, o koşullarda genç Cumhuriyet yönetimi, dünyaya parmak ısırttı, Aşık Veysel'in dediği gibi:
"Fabrikalar icat etti
Atalığın ispat etti."
2023 yılının 6 Şubat'ında Güneydoğu'da 7,7 büyüklüğünde on ilimizde yer sallandı. Resmi rakamlara göre 53.000'den fazla yurttaşımız yerin altında kaldı.
Cezaevlerinin kapıları açılmadı. Açılmalarını da kimse beklemedi.
Deprem alanları pazar yeri gibiydi.
Gıda,
Giyecek,
Çadır...
Kızılay çadır satıyordu.
Güneydoğu depreminde yaşananlar da on yıl, yirmi yıl, elli yıl sonra Erzincan depremi gibi anılarda kalacak. Külün içinde saklanan anılar harlanırken doğru ile eğri, yalanla gerçek yarışacak.
Alkışlayan ellerin aklı egemen olacak zamana. Konuşanların yaslandıkları dağ alkışlayanlardır çünkü.
Sözümüz alkışlaradır, konuşana değil.
İnsan, konuşur:
"On ilimizde deprem oldu. 53.000 insanımız öldü. Asker kışlasından koştu, önceden örgütlenen "tayakkuz halindeki" deprem kurtarıcıları göçük başlarında soluğu aldı. Devlet, devletliğini yaptı. Evsiz kalanlar bir yıl içinde evlerine kavuştu."
"Alkışlar, doğrunun ya da eğrinin rüzgârı olacak."