Bir an durup düşünelim. Yıl 1923... Bir imparatorluk çökmüş, ülke yıllarca süren savaşlardan çıkmış. Şehirler yoksul, köyler yorgun, insan gücü tükenmiş. Fabrika yok denecek kadar az. Sermaye yok. Yol, elektrik, sağlık ve eğitim imkânları son derece sınırlı. Halkın büyük bölümü okuma yazma bilmiyor.

Tüm bu yoklukların ortasında yeni bir devlet kuruluyor. Asıl şaşırtıcı olan da burada başlıyor. Zira mesele yalnızca bir savaş kazanmak değildi. Mesele, savaşın yıktığı bir ülkeden çağdaş, bağımsız ve kendi ayakları üzerinde duran bir devlet çıkarabilmekti.

1923'e bugünün gözleriyle baktığımızda, o günün insanlarının elinde bizim sahip olduğumuz olanakların neredeyse hiçbiri yoktu. Fakat başka bir şey vardı. Bir hedef. Bağımsız bir ülke. Kendi kararlarını kendi veren bir devlet. Okuyan, öğrenen, üreten bir toplum ideali.

Kadını ve erkeğiyle yurttaşlık bilincine sahip bir ulus. Cumhuriyet yalnızca yeni bir yönetim biçimi olarak kurulmadı. Yıkılmış bir ülkeyi yeniden inşa etme projesi olarak ortaya çıktı. Okullar açıldı. Yeni bir eğitim anlayışı kuruldu. Harf Devrimi ile okuryazarlığın önündeki büyük engeller kaldırıldı. Türk Dil ve Tarih kurumları kuruldu. Üniversite anlayışı yeniden düzenlendi. Bankacılık geliştirildi. Fabrikalar kuruldu. Demiryolları ülkenin içine doğru ilerledi. Sağlık hizmetleri yaygınlaştırıldı. Kadın, yurttaşlık hakları bakımından toplumdaki yerini yeniden kazandı. Hukuk sistemi yenilendi.

Yeni bir toplumun temelleri atıldı. Tüm bunlar yapılırken ülkenin kasasında büyük bir servet yoktu. Fakat devletin yönü belliydi.

Şimdi yıl 2026, Türkiye'nin 1923 Türkiye'siyle kıyaslanamayacak kadar büyük olanakları var. Milyonlarca üniversite mezunu insanımız, mühendislerimiz, doktorlarımız, öğretmenlerimiz, bilim insanlarımız, sanayicilerimiz ve girişimcilerimiz var.

Üniversitelerimiz, fabrikalarımız, bankalarımız, yollarımız, limanlarımız, havaalanlarımız ve gelişmiş bir iletişim altyapımız var. Bilgiye ulaşmak için artık kütüphanelerde beklemiyoruz. Pek çok bilgi birkaç saniyede elimizde.

Tüm bu olanaklara rağmen neden daha güçlü, daha üretken, daha adil ve daha özgür bir Türkiye'yi aynı kararlılıkla kuramıyoruz? Asıl soru budur. Zira kalkınmak sadece daha çok ve yüksek bina yapmak değildir. Büyümek daha çok tüketmek değildir. Güçlü devlet olmak daha büyük bütçeye sahip olmak da değildir.

Ülkenin gerçek gücü; hukuk da, eğitim de, bilim de, üretim de, kurumlarında kendi kararlarını verebilme iradesinde ortaya çıkar.

1923'te ülkeyi yeniden kuran kadro, önce neye sahip olduğu yerine neye ihtiyacı olduğunu düşündü. Günümüzde ise çoğu kez elimizde ne olduğuna bakıyoruz. Oysa devlet yönetiminde asıl konu, sahip olduklarımızdan çok onları ne amaçla kullandığımızdır.

Üniversitelerimizin olması ve sayısı bilim üretemiyorsak anlam ifade etmez. Fabrikalarımız var fakat yüksek teknolojide başkalarına bağımlıysak sanayi gücümüz eksiktir. Gençlerimiz var fakat gençler geleceklerini başka ülkelerde arıyorsa burada ciddi bir sorun vardır.

Gökdelenler yükseliyor, yollar yapılıyor, köprüler kuruluyor. Fakat eğitim geriliyor, hukuk güven vermiyor, üretim zayıflıyor, liyakat aşınıyor ve bilim geri plana itiliyorsa yapılanların büyüklüğü ülkenin gerçek gücünü anlatmaya yetmez.

Zira devletin binaları yükselirken kurumsal aklı geriliyorsa, ortada bir kalkınma çelişkisi var demektir. Cumhuriyetin kurucuları, yokluklar içindeki bir ülkeyi yeniden inşa ettiler. Ve bize bir yöntem bıraktılar. Akla güvenmek. Bilime güvenmek. Eğitime yatırım yapmak. Üretmek. Kurumsallaşmak. Hukuku üstün tutmak. Devleti kişilere değil, kurallara dayandırmak.

Bağımsızlık sadece sınırları korumak değil. Ekonomik bağımsızlık... Hukuki bağımsızlık... Bilimsel bağımsızlık... Teknolojik bağımsızlık... Kültürel bağımsızlık... Bunların hepsi gerçek bağımsızlığın parçalarıdır.

Başka ülkelerin ürettiği teknolojiye, sermayesine, bilgisine ve kararlarına sürekli bağımlı bir ülkenin siyasi bağımsızlığı da zayıflar. Kuruluşundan yüz yılı aşkın zaman sonra sadece geçmişin başarılarıyla övünmek yetmez. Asıl konu, onun geleceğini kurabilmektir.

Cumhuriyet yalnızca bize bırakılmış bir miras değil, gelecek kuşaklara karşı taşıdığımız bir sorumluluktur. Dün yokluk içindeki bir ülkeyi ayağa kaldıranların elinde bugünkü olanakların hiçbiri yoktu. Fakat onların iradesi, aklı ve hedefi vardı.

Bugün ise elimizde onların hayal bile edemeyeceği kadar büyük olanaklar bulunuyor. O halde yokluk içindeki bir kuşak yaptıysa, biz neden yapamıyoruz?

Hedeflerimizin küçülmesi olabilir mi? Bir ülkeyi ayağa kaldıran yalnızca para değildir. Akıl, emek, kurum, liyakat ve bağımsızlık iradesidir. 1923'ün bize bıraktığı en büyük ders budur.

Yoktan var etmek olanaklıdır. Yeter ki aklımızı, emeğimizi, kurumlarımızı ve bağımsızlık irademizi yeniden aynı hedefe yöneltelim. Asıl tehlike yokluk değildir. Asıl tehlike, sahip olduklarımızı koruyamamak ve geliştirememektir.

Dün yoktan var ettik. Bugün elimizde her zamankinden fazla olanak var. Şu soruyu sorma zamanıdır:

Yoktan var eden bir Cumhuriyetin, vardan eksilen bir ülkeye dönüşmesine izin verecek miyiz?